20 Ara 2012
The Words
Uzun zamandır böyle iyi bir film izlememiştim! Buradan sadece filmin bana hissettirdikleri üzerinden yazacağım.Merak etmeyin filmin tüm içeriğini verip siz sinamaseverleri çıldırtmayacağım:)
Sadece filmin konusuna değinecek olursak: Filmde 3 yazar karakteri ,2 de kitap var.Bir de çalınmış başarı...Bana hissettridiklerine gelince: Kesinlikle yazar olmanın nasıl bir yetenek gerektirdiğini anlıyorsunuz...Kıskandım da doğrusu.Çok çalışmak ve çok istemek bir yana gerçekten saf bir yetenek meselesi, yoğun bir duygulanım meselesi..
Ayrıca tüm oyunculuklar çok başarılı...Jeremy Irons'un ses rengi yine bitirdi beni!
Film öyle bir yerde bitiyor ki sizin beyninizde olasılıklar filmi çekmeye devam ediyor..Neyse ,izleyin ve siz de size hissettridiklerini benle paylaşın ;)
28 Kas 2012
Giresun
Bir türlü fırsat bulamadığım için ancak şimdi yazabildim bu güzel şehri... Bayram tatilini fırsat bilip, hem çok özlediğim ailemi ziyaret etmek hem de Giresun'u bir kez daha görmek için düştük yollara..Aslında hemen hemen her yıl gidiyorum Giresun'a. Bu gezim, daha çok ziyaret amacı güttüğü için sizlerle çok iyi bildiğim yerlerini paylaşacağım. Belki başka bir yazımda, eğer arşivdeki fotoğraflarımı tarama sabrını, metanetini gösterebilirsem diğer bölgelerini de paylaşmak isterim.
Ulaşım seçeneklerinden bahsetmek gerekirse, maalesef Giresun'da havaalanı yok(henüz yapımı devam eden Giresun-Ordu arasında bir havaalanı var ve 2015'e bitirilmesi planlanıyor) Bu sebeple ilk tercihiniz, özel araçla o kadar yolu çekemem diyosanız otobüs yolculuğu oluyor o da yaklaşık 16 saat sürüyor .Eğer onu da çekemem diyorsanız Trabzon havaalanı en yakın alternatif. Ama havaalanından Giresun merkez yaklaşık 2 saat sürüyor. Ulusoy Deryanın havaalanından Giresun'a servisleri var ve ücreti de sanırım 8,5 lira gibi bir şeydi..Biz uçağı tercih ettik. Karşılamaya gelen babamın dönüşte arabası arıza yapınca çok ufak bir Akçaabat macerası da yaşadık:) Bu da oradan ilginç bir kare...
Neyse, Giresun' dan bahsedelim biraz..Giresun, Doğu Karadeniz Bölgesinin şirin bir ili. Aynı zamanda ben Giresunlu olduğum için ayrı bir anlamı var benim için bu şirin şehrin. Köklü bir tarihi olan şehirden, insanlarının sıcak kanlılığıyla doğal güzellikleri de bir araya gelince çok güzel hatıralarla ayrılıyorsunuz .
Öncelikle görmemiz gereken yerler merkezde. Karadeniz'in tek adası olan Giresun Adası (Aretias) görülecek yerler arasında. Hem balık tutmak hem de adayı gezinmek için eniştemin ayarladığı tekneye atlayıp adaya doğru yollanıyoruz. Fakat öğreniyoruz ki adadaki arkeolojik çalışmalar yüzünden ziyarete kapalı. Sadece çevrede bilinen insanların balık tutmasına müsaade ediliyor, bu yüzden adanın iç kesimlerini gezemeden kayalıklarda hem balık tutuyoruz hem de Giresun'un akşamüstü manzarasıyla gözlerimize ziyafet çektiriyoruz.
Ayrıca görülebilecek yerler arasında Giresun Kalesi, müze,Meryem Ana Manastırı sayılabilir...Giresun merkezde iki gün geçirdikten sonra Dereli üzerinden Kümbet yaylasına doğru yollanıyoruz.Asıl hedefimiz Kümbet idi zaten.
Dereliden sonra peş peşe virajlı yoldan, yol boyunca takip eden dereyle, muhteşem yemyeşil bir manzarayla devam ediyorsunuz. Ayrıca sonbahar buralara ayrı bir güzellik katmış.Doğa bir tablo gibi seriliyor önümüze. Hangi renk yok ki!
Kümbete yaklaştığınızı yol kenarlarında boy gösteren yoğun çam ormanından, etrafa çöken sisten ve soğuk havanın gelişinden anlayabiliyorsunuz. Yaklaşık 1 saat süren yolculukla Kümbet' tesiniz. Çifteoluktan su içmeden ,yayla pazarındaki kadınlardan çeşitli otlardan, mantar tuzlamasından, kekik kokan tereyağından, yayla çiçeklerinden almadan geçmeyin.
Önce yayla merkezinden, Teksas vari iki katlı evlerin, dükkanların olduğu yoldan geçiyorsunuz.Zaten köşelerdeki fırınlardan burnunuza mis gibi yeni çıkmış pide kokusu geliyor ve dayanamıyor sıcak sıcak alıyorsunuz hemen, devam eden yolda indiriyorsunuz mideye..Merkezde lokantalar, fırınlar ,bakkallar, köy kahvehaneleri, berberler vs gibi minik dükkanlar var. Kalınabilecek birkaç küçük pansiyon da var ama pek bakımsızlar, o sebeple biraz daha yukarılara tırmanınca, hatta bizim evimizin oralarda güzel bir pansiyon var ve hatta biraz ilerde de İsviçre tarzı bir dağ oteli var ;) Buraları görüp beğenenler daha uzun kalabilsinler diye yerli halk da evlerini kiraya veriyor. Senelik yada dönemlik cüz-i bir miktar ödeyerek, bütün sene istediğiniz zaman gelebileceğiniz bir çatınız oluyor.Yani konaklamayla ilgili o kadar seçenek var ki, merak etmeyin buralara kadar gelenleri hemen geri göndermiyorlar.(Konaklamayla ilgili ekstra bilgi için iletişime geçebilirsiniz.)
Yayla merkezinde yapılaşmayla birlikte kirli bir görüntü oluşmuşsa da, valiliğin çabalarıyla bu pek yakında oldukça aza indirgenecek. Evlerin dışı Ahşap kaplanarak yayla mimarisine yaklaşılması hedefleniyor.
Kümbette yapılacak birçok etkinlik var. Hatta atv kiralayan yerler bile var. Ama etkinliklerin en güzeli piknik oluyor ve yaylanın meşhur kuzu pirzolası da pikniğe tavan yaptırtıyor. Ama annem tipik bir yayla kadını olarak pikniğe yanında aletleriyle geliyor ardından kıyıda köşede kalmış ağaç dallarını toplayıp yakacak odun istifliyor. Eee bize de yardım etmek düşüyor tabii...Akşamları o odunlarla ısınıyoruz nitekim...İlk gün ne kadar güneşliyse ikinci gün de bir o kadar sisli geçiyor yaylada.Sisin ne zaman çökeceğini kestiremiyorsunuz zaten...Ama sisi bile bir başka güzel. Hele siz de Burki gibi sisli hava sevenlerdenseniz şans sizden yana;)
Her türlü piknik nevalesini merkezdeki dükkanlardan temin edebiliyorsunuz. Hatta mangal bile veriyorlar...
Ama buraya dikkat!!!Lütfen siz de piknik yaptıktan sonra çerini çöpünü ortalıkta bırakan doğa vandallarından olmayın!!Hatta yanınızda çöp torbası taşıyanlardan olun lütfen!!
Doğa ana bize tüm güzelliklerini sunuyorken ona bu şekilde saygısızlık, haksızlık yapmamalıyız...
Nitekim dağın başında bile memleketimizin güzide insanları nadide çöplerini bırakıvermişler kenara köşeye, çalı altlarına!!! Biz de bu güzel gün için doğada biraz temizlik yaparak teşekkür ettik yine doğaya. Hatta babam, testiyi kırmadan uyarmak mahiyetinde dönüş yolunda birkaç piknikçiyi uyararak görevini tamamladı:)
Kahvemiz de pişiyor közde..Özledim yaa:(:(
Yine babamın yaratıcılığıyla tasarladığı kütük sehpası..Bunun bir de küçük boyu var.Yine arkada ki bank ta o yaratıcılıktan nasibini almış:)
Bunlar annemin kilerinden..Aslında babamın odunluğundan demek daha doğru olur.Annemin kışa hazırladıklarıyla yine babamın kışa hazırladıkları bir arada. Patates ve kabak annemin bahçesinden.Neler yok ki bahçesinde..Kıvırcık,soğan, maydanoz ,roka, pazı, karalahana, bezelye, patates, fasulye, ısırgan otu, mendek otu, kabak, kereviz, çilek, havuç ve aklıma gelmeyen birkaç zerzevat daha...
Bunlar da annemin kaynattığı armut balı (pekmezi), turşular ve taneli taneli görünen de kiraz tuzlaması..Evet yanlış okumuyorsunuz biz o bildiğiniz kirazı tuzluyoruz:)
Komşularının hediyesi sütü kaynatırken, bir yandan ısınıyor, bir yandan kestane kebap yapıyor, bir yandan çay demliyor ve bir yandan da hazırda sıcak su tutuyoruz. Her şey burada çok işlevsel:) Eğer kuzine yanıyorsa annem tüm yemekleri onun üstünde, içinde yapıyor...
Daha birsürü güzel karenin arasından bunları seçip ,onların üzerinden anlatmaya çalıştım oraları..Neyse umarım kendiniz gidip görüp kendi karelerinizi paylaşırsınız benle diyerek bu yazımı da burada noktalıyorum.Sevgiyle kalın...
Ulaşım seçeneklerinden bahsetmek gerekirse, maalesef Giresun'da havaalanı yok(henüz yapımı devam eden Giresun-Ordu arasında bir havaalanı var ve 2015'e bitirilmesi planlanıyor) Bu sebeple ilk tercihiniz, özel araçla o kadar yolu çekemem diyosanız otobüs yolculuğu oluyor o da yaklaşık 16 saat sürüyor .Eğer onu da çekemem diyorsanız Trabzon havaalanı en yakın alternatif. Ama havaalanından Giresun merkez yaklaşık 2 saat sürüyor. Ulusoy Deryanın havaalanından Giresun'a servisleri var ve ücreti de sanırım 8,5 lira gibi bir şeydi..Biz uçağı tercih ettik. Karşılamaya gelen babamın dönüşte arabası arıza yapınca çok ufak bir Akçaabat macerası da yaşadık:) Bu da oradan ilginç bir kare...
Neyse, Giresun' dan bahsedelim biraz..Giresun, Doğu Karadeniz Bölgesinin şirin bir ili. Aynı zamanda ben Giresunlu olduğum için ayrı bir anlamı var benim için bu şirin şehrin. Köklü bir tarihi olan şehirden, insanlarının sıcak kanlılığıyla doğal güzellikleri de bir araya gelince çok güzel hatıralarla ayrılıyorsunuz .
Öncelikle görmemiz gereken yerler merkezde. Karadeniz'in tek adası olan Giresun Adası (Aretias) görülecek yerler arasında. Hem balık tutmak hem de adayı gezinmek için eniştemin ayarladığı tekneye atlayıp adaya doğru yollanıyoruz. Fakat öğreniyoruz ki adadaki arkeolojik çalışmalar yüzünden ziyarete kapalı. Sadece çevrede bilinen insanların balık tutmasına müsaade ediliyor, bu yüzden adanın iç kesimlerini gezemeden kayalıklarda hem balık tutuyoruz hem de Giresun'un akşamüstü manzarasıyla gözlerimize ziyafet çektiriyoruz.
Ayrıca görülebilecek yerler arasında Giresun Kalesi, müze,Meryem Ana Manastırı sayılabilir...Giresun merkezde iki gün geçirdikten sonra Dereli üzerinden Kümbet yaylasına doğru yollanıyoruz.Asıl hedefimiz Kümbet idi zaten.
Dereliden sonra peş peşe virajlı yoldan, yol boyunca takip eden dereyle, muhteşem yemyeşil bir manzarayla devam ediyorsunuz. Ayrıca sonbahar buralara ayrı bir güzellik katmış.Doğa bir tablo gibi seriliyor önümüze. Hangi renk yok ki!
Kümbete yaklaştığınızı yol kenarlarında boy gösteren yoğun çam ormanından, etrafa çöken sisten ve soğuk havanın gelişinden anlayabiliyorsunuz. Yaklaşık 1 saat süren yolculukla Kümbet' tesiniz. Çifteoluktan su içmeden ,yayla pazarındaki kadınlardan çeşitli otlardan, mantar tuzlamasından, kekik kokan tereyağından, yayla çiçeklerinden almadan geçmeyin.
Önce yayla merkezinden, Teksas vari iki katlı evlerin, dükkanların olduğu yoldan geçiyorsunuz.Zaten köşelerdeki fırınlardan burnunuza mis gibi yeni çıkmış pide kokusu geliyor ve dayanamıyor sıcak sıcak alıyorsunuz hemen, devam eden yolda indiriyorsunuz mideye..Merkezde lokantalar, fırınlar ,bakkallar, köy kahvehaneleri, berberler vs gibi minik dükkanlar var. Kalınabilecek birkaç küçük pansiyon da var ama pek bakımsızlar, o sebeple biraz daha yukarılara tırmanınca, hatta bizim evimizin oralarda güzel bir pansiyon var ve hatta biraz ilerde de İsviçre tarzı bir dağ oteli var ;) Buraları görüp beğenenler daha uzun kalabilsinler diye yerli halk da evlerini kiraya veriyor. Senelik yada dönemlik cüz-i bir miktar ödeyerek, bütün sene istediğiniz zaman gelebileceğiniz bir çatınız oluyor.Yani konaklamayla ilgili o kadar seçenek var ki, merak etmeyin buralara kadar gelenleri hemen geri göndermiyorlar.(Konaklamayla ilgili ekstra bilgi için iletişime geçebilirsiniz.)
Yayla merkezinde yapılaşmayla birlikte kirli bir görüntü oluşmuşsa da, valiliğin çabalarıyla bu pek yakında oldukça aza indirgenecek. Evlerin dışı Ahşap kaplanarak yayla mimarisine yaklaşılması hedefleniyor.
Kümbette yapılacak birçok etkinlik var. Hatta atv kiralayan yerler bile var. Ama etkinliklerin en güzeli piknik oluyor ve yaylanın meşhur kuzu pirzolası da pikniğe tavan yaptırtıyor. Ama annem tipik bir yayla kadını olarak pikniğe yanında aletleriyle geliyor ardından kıyıda köşede kalmış ağaç dallarını toplayıp yakacak odun istifliyor. Eee bize de yardım etmek düşüyor tabii...Akşamları o odunlarla ısınıyoruz nitekim...İlk gün ne kadar güneşliyse ikinci gün de bir o kadar sisli geçiyor yaylada.Sisin ne zaman çökeceğini kestiremiyorsunuz zaten...Ama sisi bile bir başka güzel. Hele siz de Burki gibi sisli hava sevenlerdenseniz şans sizden yana;)
Her türlü piknik nevalesini merkezdeki dükkanlardan temin edebiliyorsunuz. Hatta mangal bile veriyorlar...
Ama buraya dikkat!!!Lütfen siz de piknik yaptıktan sonra çerini çöpünü ortalıkta bırakan doğa vandallarından olmayın!!Hatta yanınızda çöp torbası taşıyanlardan olun lütfen!!
Doğa ana bize tüm güzelliklerini sunuyorken ona bu şekilde saygısızlık, haksızlık yapmamalıyız...
Nitekim dağın başında bile memleketimizin güzide insanları nadide çöplerini bırakıvermişler kenara köşeye, çalı altlarına!!! Biz de bu güzel gün için doğada biraz temizlik yaparak teşekkür ettik yine doğaya. Hatta babam, testiyi kırmadan uyarmak mahiyetinde dönüş yolunda birkaç piknikçiyi uyararak görevini tamamladı:)
Kahvemiz de pişiyor közde..Özledim yaa:(:(
Yine babamın yaratıcılığıyla tasarladığı kütük sehpası..Bunun bir de küçük boyu var.Yine arkada ki bank ta o yaratıcılıktan nasibini almış:)
Bunlar annemin kilerinden..Aslında babamın odunluğundan demek daha doğru olur.Annemin kışa hazırladıklarıyla yine babamın kışa hazırladıkları bir arada. Patates ve kabak annemin bahçesinden.Neler yok ki bahçesinde..Kıvırcık,soğan, maydanoz ,roka, pazı, karalahana, bezelye, patates, fasulye, ısırgan otu, mendek otu, kabak, kereviz, çilek, havuç ve aklıma gelmeyen birkaç zerzevat daha...
Bunlar da annemin kaynattığı armut balı (pekmezi), turşular ve taneli taneli görünen de kiraz tuzlaması..Evet yanlış okumuyorsunuz biz o bildiğiniz kirazı tuzluyoruz:)
Komşularının hediyesi sütü kaynatırken, bir yandan ısınıyor, bir yandan kestane kebap yapıyor, bir yandan çay demliyor ve bir yandan da hazırda sıcak su tutuyoruz. Her şey burada çok işlevsel:) Eğer kuzine yanıyorsa annem tüm yemekleri onun üstünde, içinde yapıyor...
Daha birsürü güzel karenin arasından bunları seçip ,onların üzerinden anlatmaya çalıştım oraları..Neyse umarım kendiniz gidip görüp kendi karelerinizi paylaşırsınız benle diyerek bu yazımı da burada noktalıyorum.Sevgiyle kalın...
7 Kas 2012
TÜKETİM
Tüketimin bu boyutunu, kendi kelimelerimle tarif etmem gerekseydi : "İnsanları, çevremi, arkadaşlarımı da kuşatmışlığının vehametini her gün hayretler içinde izlediğim çağımızın hastalığı" derdim. Bilinçli, farkında ya da değil, hepimiz zaman zaman oyununa gelebiliyoruz. Önce masum bir reklamla başlıyor her şey, sonra moda akımlarıyla devam ediyor..Sosyal medya sayesinde bu hastalığı çok daha rahat yayabiliyoruz... Fotoğraflarımızın bir tarafına özenle yerleştirilmiş akıllı telefonlarımız (Markayı tahmin etmişssinizdir), onun aracılığıyla yapıldığını milletin gözüne soktuğumuz paylaşımlarımız, hatta yeterli paranız varsa ve ona sahip olmuyorsanız dış seslerin psikolojik baskıları da cabası..Elbette bunun gibi birçok örnek sayılabilir bu hastalığa, ama toplum bu durumu o kadar kanıksamış ki ne kadar anlatmaya çalışırsanız çalışın, programlanmış beyinler yine bildiğini okumaya devam ediyor. Trend olana eğilim son 20 yılda özlellikle toplumun beynine işlenmiş durumda. Üretim-tüketim dengesi çok önemli. Tüketimin bu kadarı nasıl hastalıklıysa bence üretimin de bir o kadar fazlası hastalıklı. İnsanlığın mutlu olmak için bu kadar lükse, refah sağlamak adı altında bu kadar materyale ihtiyacı var mı? Doğadan kopmamız, refahımızın artması bizi mutlu bireyler mi yaptı? Üzerinde çok düşünülesi sorular ...
Hatta dış seslerin yanında bazen iç sesimiz bile aklımızı çelmeye çalışıyor: " o kadar çalışıyorsun, ne var kendini biraz şımartsan, ne olacakmış, ihtiyacın olmayabilir ama bak bu daha janjanlı, bunu alırsan imajın kuvvetli olur, bunun şurasında da şundan var"
Ama maalesef olay öyle göründüğü gibi masum değil. Bütün bu tüketim çılgınlığı, toplumu, bireyi ve ilişkilerini yozlaştırmakta ve dahası zengini daha zengin ,fakiri daha fakir yapmaktan ve dünyamızı sona her geçen gün biraz daha yaklaştırmaktan başka bir şey demek değil!
Hatta geçen aylarda okuduğum bir haber durumun çok ama çok daha vahim bir boyuta geldiğini görmemi sağladı. Artık çocuklar üzerinden de bu oyun oynanıyor (muhakkak daha önce de vardı ama bu boyutta değildi sanırım). İlköğretim Ders kitaplarına A.V.M.lerle, MARKETlerle ilgili koyulan özendirici hikayeler ve bu hikayelerin gerçek hayatta da böyle olduğunu görmem beni şok etti. İnsanlar artık gezmek için AVM lere , mağaza vitrini izlemeye, market dolaşmaya gidiyor. Hatta çocuklarıyla sağlıklı zaman geçirmek yerine, tüm tatil günlerini bu tüketim kalelerinde geçiriyorlar ve bu durumun ne kadar hastalıklı olduğunun bilincinde değiller elbette.Çocuklar da her geçen gün daha doyumsuz oluyor.
Yani, bizi bizden daha doyumsuz bir gelecek bekliyor. Sırf facebookta fotoğrafları daha çok beğenilsin diye annesinden 2000 liralık fotoğraf makinası isteyen, buna özendirilen çocuklar var.1500-2000 liralık cep telefonları isteyen çocuklar var ve bu ailelerin çoğunluğu zar zor geçinen insanlar. Üstelik bu durumu da sadece çocuklarının masum ihtiyaçları ya da istekleri olarak görecek kadar da saflar ne yazık ki. Sistemin nasıl işlediğinin farkında değiller ne yazık ki...
Bu karikatür çok hoşuma gitti:)
Bir de bu kadar endüstri atığının doğaya verdiği zararlar var. Her gün milyarlarca hala kullanılabilir ürün çöpe atılıyor, yerine yeni modeli konuyor. O çöpler ne oluyor? Dünyanın çekirdeğine kadar gidecek mi çöp çukurlarımız? İnsanoğlu doğadan uzaklaşmakla kendi sonunu mu hazırlıyor, ne dersiniz? Artık çocuklar sütün inekten geldiğini bilmeden marketten alınan bir ürün olduğunu savunacak kadar doğayı ve bağıntılarını yitirmiş durumda. Bunu geleceğimize yaparak bu vebalin altına imzamızı atmış olmuyor muyuz ?
Sizlerle, aşağıda tüketimin tüm evreleriyle çok güzel anlatılmış olduğu bir video paylaşacağım.Umarım bir farkındalık yaratır ve büyük şirketlerin dünyayı yani bizi, nasıl bu sayede parmaklarında oynattığını görmemize yardımcı olur. BÜYÜK ŞİRKETLERİN ve onlarla işbirliği içinde olan HÜKÜMETLERİN!
4 Eki 2012
Makedonya
Hem güzel doğası ,köklü tarihi, hem de eşimin ailesinin kökenleri Makedonya'ya dayandığından bu seferki gezi rotamız Makedonya özellikle de Ohri...
Pekçok gezimizde olduğu gibi bu gezimizde de uçuş tarihlerimizi uçak biletlerinin erken rezarvasyonda en uygun olduğu döneme göre aldık:) Biletlerimizi alır almaz kalacağımız yerleri de ayarladık. Planımız, Üsküpten hemen Ohri'e geçmek, orada 3 gün kalıp Üsküp 'e dönüp orada da bir gün kalıp kürkçü dükkanına geri dönüş yapmak.
Makedonya hakkında bazı bilgiler:
Makedonya, Balkanlar'da bir ülke. Kuzeyde Sırbistan ve Kosova, batıda Arnavutluk, güneyde Yunanistan, doğuda Bulgaristan ile komşudur. Birleşmiş Milletler tarafından 1993 yılında tanınan ülke, Yunanistan'ın itirazı sonucu Birleşmiş Milletler tarafından Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti adıyla tanınmakta.
Makedonya Cumhuriyeti'nin tek büyük ırmağı tam ortasından geçen Vardar Nehri. Ülkede yüksekliği 2,000 metreyi geçen 16 dağ bulunmakla birlikte, en büyük göller Arnavutluk, Yunanistan ve Makedonya Cumhuriyeti'nin kesiştiği noktada bulunan Ohri, Prespa ve Doyran Gölü.
Ülkenin nüfusunun %3-4 gibi bir kısmı Türklerden oluşuyor. Ülkedeki müslümanların büyük çoğunluğunu Arnavutlar oluşturmakta. Nüfusun %65 ini de Makedonlar oluşturuyor.
Ülkenin başkenti, Üsküp.Aynı zamanda nüfusuyla ülkenin en büyük şehri..
UNESCO, 1979 yılında Ohri Gölü'nü, bir sene sonra da Ohri kentini UNESCO Dünya Mirasları listesine ekledi
Ohri, aynı zamanda Slavlar için oldukça önemli olan Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak kabul ediliyor.
1.Gün : Üsküp (Skopje) - Ohri (Ohrid)
(1 Euro: 60 MKD)
Ohri , UNESCO dünya mirasları listesine girmiş bir kent..
Bir saat süren yolculuğumuzun ardından,yağmurlu bir Üsküp havasında uçaktan iniyoruz.Alexander The Great Havaalanı öyle büyük bir bina değil .Dolayısıyla uçaktan inip, pasaport kontrolünden geçip, hemen arkadan valizleri alıp önünüzdeki çıkıştan çıkıveriyorsunuz.:) Çıkışta, hemen karşıda Vardar Express tabelalı yerden de şehir merkezi için otobüs biletlerimizi alıyoruz (toplam 200 MKD).Otobüs hemen doluyor ve kalkıyor ve yaklaşık 15-20 dakika sonra otobüs terminalindeyiz.
Üsküp caddelerinde pek çok Türk firmasının reklamlarına rastlıyoruz. Karşımıza çıkan birkaç kişiye Ohri otobüslerinin nereden kalktığını soruyoruz ve net cevaplar alamıyoruz:) Bir taksici sürekli nereye gidiyorsunuz ben götüreyim şeklinde teklifte bulunuyor."Ohrid" diyince olsun ucuza götürürüm diyor ama biz internette yaptığımız araştırmalardan bunu pek inandırıcı bulmuyoruz ve otobüsü aramaya devam ediyoruz, nitekim buluyoruz. Ohri'e giden bikaç şirket var. İlkinin saatleri bize uymuyor. Bir diğerinden alıyoruz biletleri. Her ihtimale karşı dönüşü de açık bilet olarak alıyoruz ( gidiş dönüş toplam:750 MKD)
Esenler otobüs terminalinin çok minyatürü şeklindeki garda otobüsü bekliyoruz.Bagajımızı yerleştirdikten birkaç dakika sonra otobüs hareket ediyor.Yolculuğumuz 3 saat sürecek.Otobüs,orman kenarında, sisli bir rampada ( Kerçova ) 10 dakika ihtiyaç molası veriyor.
Hemen öndeki büfeden insanlar ellerinde poşetlerin içinde birkaç hamurumsu yiyecek alıyor.Biz de gidip bakıyoruz ve görüyoruz ki aldıkları hamur kızartmasıymış :) Biz de bir yuvarlak şekilli olanlardan bir de uzundan iki tane hamur kızartması alıyoruz yolluk olarak:)(60 MKD)((uzun olanlar peynirli diğeri sade bu arada).
Otobüs bir kez de Kiçevo terminalinde yolcu alıp,indirmek için mola veriyor.Bir otobüs yazıhanesinin önünde "Hergün İstanbul" yazısı dikkatimi çekiyor.
Sanki Türkiye'nin bir köyü havası var buralarda.Üç saatlik orman ve köy manzaralarının arasında süren yolculuğumuz Ohri terminalinde son buluyor.Yine köşelerde pusuya yatmış taksicilerin hedefi oluyoruz. Ama yürümek istediğimizi söyleyince bize yolu tarif edecek kadar da centilmen insanlar.Yolda valizle gezindiğimizi, turist olduğumuzu anlayan birkaç kişi, özellikle bisikletle dolananlar oda arayıp aramadığımızı soruyorlar. Biz Lukanov Apartments de kalacağımızı belirtince tarif etmeye çalışıyorlar ama dikkat ettiğim bir diğer husus da buradakilerin hiç iyi bir yol tarif edici olmadıkları:) Sorduğumuz herkes birbirinin aksi yönleri söylediler.Belki soru soranı, cevabını bilmeseler de geri çevirmek ayıp karşılanıyordur buralarda diye düşünüyorum.:) Bunu düşününce kızamadım... Uzun uğraşlar sonucu oteli bulduk ve internette gördüğümüz gibi olduğunu görünce pek bir sevindik:) Eski şehrin içinde kurulu, göl manzaralı, villa tipinde, temiz mi temiz bir otel. Kişi başı gecelik ücreti ise 15 euro.Buraya gelince gördük ki neredeyse buradaki tüm evler oda kiralıyor.
İsterseniz otel ayarlamadan gelip bu evlerde çok daha uyguna kalabilirsiniz.Evlerden bahis açılmışken Osmanlının izlerini görmek mümkün mimaride.Beypazarı, Safranbolu evlerine benzer yapılmışlar. Beyaz badanalı, ahşap çerçeveli, cumbalı evler var eski şehirde...
Ohrid'de yol yorgunluğumuzu attığımız ilk gecenin ardından sabah erkenden kalkıp kahvaltı için bir bakkala gidiyorum. Ekmek dolabının içinde sıcacık börekleri görünce dayanamayıp hepsinden birer tane alıyorum:) Börekler çok lezzetliler fakat bizim damak zevkimize göre biraz yağlılar... Kahvaltının ardından Ohri turuna başlıyoruz. Görmemiz gerekenler listesinden yola çıkarak değil de spontene bir şekilde otelden yukarı doğru tırmanıyoruz..Karşımıza ilk çıkan antik tiyatro oluyor...
Yolda çok sık karşımıza çıkan Yugoslavya üretimi Zastava ve Yugo marka otomobiller de şirinlikleriye yolculuğumuzda bize eşlik ediyorlar. Ben bu otomobilleri çok ama çok sevdim:)
Tiyatronun hemen yukarısına tırmanınca minik bir kiliseyle karşılaşılıyor..ama daha önce gördüklerime hiç benzemeyen bir kilise bu. Sanki bağ evi gibi yapılmış. İçinde cücelerin yaşadığı büyülü bir ev havasında..
Ve yukarıdan bir Ohri gölü manzarası..
Yola devam edince zaten tabelelar da sizi yönlendiriyor kaleye ulaşıyorsunuz...
Karşınıza çıkan kapıdan girince yol dallanıyor. Buradan şehrin değişik bölgelerine gidebiliyorsunuz.
Bu yollar yemyeşil bir ormanın içinde devam ediyor.Böğürtlenleri görünce dayanamadım, beyaz tişörtümü boyama pahasına indirdim mideye:)
Kapıdan geri çıkıp tabelaları takip ederek Saint Panteleimon'a (plaosnik kilisesi) doğru yol alıyoruz. Yolda gördüğümüz bu sevimli sincabı sizlerle paylaşmasam olmazdı:)
Bir dönem kilise ,sonra cami (İmaret Camii),2002 den sonra yıkılmış tekrar kilise yapılmış... Etrafında kazı çalışmaları hala devam ediyor. Ama ilk önce kilisemiydi ,camimiydi orası iki taraf arasında anlaşmazlık yaratıyor. Sanırım bu yüzden kazı çalışmaları yapılmış.
Bulunduğu konumdan Ohri manzarası izlemek ayrı bir zevkti...
Yönünüzü göle doğru çevirince Jovan Kaneo Kilisesi ne doğru yol alıyorsunuz.İlk fotoğrafta görünen manzaranın sahibidir kendisi:)
Ayrıca göl manzarasıyla yola devam ediliyor.Gölde suya girilebiliyor. Kıyılarda köşelerde minik gezi tekneleri var...Cüzi bir fiyatla tekne turlarına katılabilirsiniz.
Kilise bir burunda kurulu olduğu için görüş açısı çok güzel. Sanki o çıkıntının sahibiymiş gibi görünüyor.
Buradan manzara çok güzel...Doyup ta yolunuza devam edebilmeniz mümkün değil.Eğer yolunuz Ohri'ye düşerse muhakkak Kaneo'da romantik gün batımını izleyin.Yanınızda başınızı omuzuna dayayabileceğiniz biri varsa daha da bir güzel olur;)
Biraz da manzarayı yukarıdan izleyelim diyerek tepedeki yerimizi alıyoruz. Birkaç tilki avcısı ve turistle(çok az) manzarayı seyre dalıyoruz... Gölün karşı tarafı Arnavutluk.
Dönüşte otelimizin çok yakınında olan St. Sofia klisesine uğruyoruz. (resimler ,gündüz gözüyle daha güzel olacağı düşünülerek sonradan çekildi.)
Eski şehir bizi gerçekten büyüledi. Sanki zamanda yolculuk yapıyormuşuz gibi hissettirdi.Bahçeli güzel evler,taş binalar, eski güzel arabalar ve en önemlisi insanlarının sıcak kanlılığıyla kesinlikle görülesi yerlerden biri Ohri..
Akşam iyi bir yemeği hakettiğimizi düşünerek buraların ünlü bir restoranına yollanıyoruz: Dalga Restaurant. Hemen gölün kenarında ,eski şehrin girişi sayılabilecek bir mevkide.Amacımız güzel bir biftek yemek ama önce meze olarak buraların ünlü bir salatası olan şopska(Shopska) ve közlenmiş biberle hazırlanan başka bir salata söyledik. İkisi de güzeldi ama üzerine peynir rendelenmiş domates salatası damak çatlatan türdendi (şopska). Pek bir özelliği olmasa da sanırım sebzelerin doğallığından ve peynirin lezzetinden kaynaklanıyor bu...
Mezeler sonrası yumuşak,orta pişmiş etimiz ve yine buranın markalardından biri olan Tikves marka şarabımızı tattık. Et çok iyi pişmişti, şarap da çok iyiydi. Ayrıca burada herşey çok ucuz, belirtmeden geçemeyeceğim:)
Güzel bir akşam yemeğinin ardından Eski çarşıda turladık biraz.Dükkanlardan birinde çalışan Türk bir teyzeyle tanışmıştık önceki gün. Bizi görür görmez müşterilerinden müsade isteyerek halimizi hatırımızı sordu. Hemen bize ev yapımı kremlerinden birer tane hediye etti ,çok şeker insanlar vesselam:)
Ohri canlı bir şehir...İnsanlar geceleri de dışarlarda..Kafeler, barlar insanlarla dolu...
Sıradaki durağımız Ohri' ye çok yakın bir şehir olan Struga...
2.Gün : Ohri (Ohrid) - Struga
Kahvaltının ardından Strugaya gitmek amacıyla araç aramaya koyuluyoruz. Öğrendiğimize göre Strugaya giden dolmuş var ama bir türlü nerden kalktığını bulamıyoruz. Ohridin pazarını gezelim biraz sonra gideriz diyoruz. Pazardan çıkınca bir taksici Struga diye ardımızdan seslenince ne kadar olduğunu soruyoruz ,biraz pazarlık yapınca hemen fiyatı düşürüyorlar:)Ohri'den 15 km ve Taksiciyle 200 MKD ye anlaşıyoruz.
Struga ortasından akan bir nehir var ve bu nehrin özelliği de gölün nehre doğru akması(yani tersine),Eskişehir havasında küçük bir kent. Nehir kenarında bir sürü kafe görmek mümkün.
Nehir kenarında biraz turlayıp gölün nehre aktığı kısıma geliyoruz. Buraya tahta perdeler koymuşlar..akışın bir nevi kontrolünü sağlıyorlar.
Nehrin bittiği gölün başladığı kısımda bir sürü hediyelik eşya satan seyyar satıcı var.Biraz daha ilerleyip bir bankta hem dinlendik hem de teknelerin sudaki dinginliğini izledik...
Nehir boyunca gezinirken hem soğuk bir şeyler içmek hem de bir şeyler atıştırmak için kafelerden birine yerleştik.Buraların en meşhur birası Skopsko'dan söyledik.
Yanına da dev birer köfte söyledik ama işin doğrusu biz bu kocaman köfteyi hiç beğenmedik, o yüzden de resimlemedik. Börekler gibi köfte de çok yağlı geldi bize...
Bu sefer gölün çevresinde gezinmek için düştük yola. Bir otelin önünde plaj olduğunu gördük. Birkaç insan suya giriyordu. Nedense suya girmek içimden gelmedi bu gezimde, aslında çok güzel görünüyordu ama sanırım Egenin sularında epeyce bir vakit geçirdiğim için böyle hissettim:)
Önünde plaj otelin hemen arkasından kalkıyormış Ohri dolmuşu(40 MKD).Bir 10 dakika bekledikten sonra neredeyse bizi almadan gidecek olan araca:) yetiştik.
Akşam Kaneo yu tekrar gün batımında izleme aşkı sardı bizi...
3.Gün : Ohri (Ohrid) - Üsküp (Skopje)
Üsküpe gitmek için terminaldeyiz tekrar.
Eski bir otobüsle 3.5 saat süren yolculuktan sonra Üsküp terminaline geliyoruz.Otobüsteki yolculardan otele nasıl gideceğimizi sorduğumuz centilmen bir bey yanımıza yaklaşıyor ve yarı ingilizce yarı makedonca bize yolla ilgili ayrıntıları anlatıyor.Biz de onla biyerlere yürürken bir anda taksiciler sarıyor etrafımızı ve yanımızdaki beyle tartışmaya başlıyorlar.Sanırım müşterilerini çalıyor olduğunu düşünüyorlardı. Sonra bize dönüp isterseniz ben götürübilirim sizi dedi ve o anda tekrar bir konuşma hengamesi başladı.Yo biz taksiyle gideriz dedik. Sonra o da onlara aktardı gülüşmeler oldu ortam yumuşadı allahtan:D Bizle taksiye kadar eşilik etti. Tekrar gülüşmeler olunca bize yönelip,"siz benden kaçıyor gibi görünüyormuşsunuz, siz gidiyorsunuz ben geliyorum ya "şeklinde açıklama yaptı.Yalan da değil di hani:) O sırada bir taksici nerden geliyorsunuz dedi, biz "Türkiye" deyince kendisinin de Boşnak olduğunu Türkçe söyledi. Adı da Saffetmiş:)Saffet bizi makul bir fiyata otele bıraktı. Çok dost canlısı konuşkan biri...Dönüşte 12 euro karşılığında bizi havaalanına götürceğine dair sıkı sıkı tembihleyip telefon numarasını vererek ayrıldı(Normalde 15 euro).
Üsküpte Anja Hotel de kaldık.Bizi otel kısmında değil de yine otele çok yakın iki apartın bulunduğu bir binada ağırladılar. Kişi başı ...Euro sabah kahvaltı dahil. Ev çok temizdi.Yatak odasında dahi lcd tv koymuşlar. Ha izleme imkanımız oldu mu, biz tv izliyor muyuz; tabi ki hayır:)Sadece fiyat -kalite bağlamında bahsetmek istedim...;)
Otele yerleştikten hemen sonra dinlenmeden kendimizi sokaklara attık.İlk gördüğümüz 22 metre yüksekliğindeki Büyük İskenderin at sırtındaki heykeli...Yine bu heykelde de Yunanistan ağırlığını koymuş ve Makedonyayı Helen tarihini kendine yontmakla suçlamış ve heykelin adı bu yüzden resmi yazında "Atlı Savaşçı".
Yine aynı meydanda kendisini hem Bulgarların hem Makedonların sahiplendiği Gotse Delçev heykeli..Karşısında da Dame Gruev heykeli.Bu insanlar Osmanlıya karşı ayaklama başlatmış liderler. Bir milli bilinç oluşturma çabasından bu heykeller dikilmiş.
Heykelin arkasında da görünen anayasa mahkemesi. Heryerde bir çalışma var Üsküpte. Binalar restore ediliyor, heryere heykeller dikiliyor, şehre yeni bir vizyon kazandırma maratonu başlamış..
Vardar nehrinin bulunduğumuz yakası Makedon tarafı, karşısı ise Türk tarafı.Önce Türk çarşısını, saat kulesini, kaleyi, hanları, camileri görmek üzere Fatih Sultan Mehmet' in 1451-1469 yılları arasında yaptırdığı tarihi taş köprüden geçiyoruz.
Köprünün ayağında gördüğüm bu heykeller çok hoşuma gitti:) Çok esprili,ama nehrin suları çekilmiş olduğundan tam da vermek istediği havayı yakalayamamış gibi ..bir de sular yükseldiğinde görmek lazım:)
Çarşıya girince müthiş bir tanıdıklık hissediyorsunuz, enikonu Eminönü burası:) Ayakkabıcılar, kuruyemişçiler, abiye giyim dükkanları ve daha bir sürü tanıdık dükkan formatı ve üstüne kulağınıza çalınan Türkçe sözcükler...
Yukarı sokakları dolaşırken iki teyzenin fırın+soba+sac benzeri, sanırım davul fırın diyebilirim, bir ocakta biber közlediğini görüyorum. Sanırım biz Makedonyaya biber közlenme zamanında gitmişiz çünkü aynı görüntünün onlarcasına Ohri'de şahit olduk. Tam çaktırmadan fotoğraflarını çekecekken biri dönüyor ve el sallıyor .Siz de yapıyor musunuz diye soruyor, evet cevabını alınca nasıl yapıldığının üzerine bikaç söz çeviriyoruz. Güle güle gidin diyorlar ve işlerine dönüyorlar. Sıcak insanlar...Bu güzel kare için de teşekkür ediyorum ayrıca.
Sırayla bütün hanlara uğruyoruz..Suli (sulu) han, Kapan han ve Kurşunlu han.
Bursadaki hanlara benzetiyoruz. Zaten bunlar da aynı ellerden çıkan eserler olduklarına göre çok doğal. Kurşunlu han pek kullanılmıyor. Sulu han da üniversitenin sanat galarisi olarak kullanılıyor. Kapan han da nargile çay tost var..
Girişinde ise birsürü köfteci var..Köfte + kurufasulye önerilir;)
Üsküpte diğer görülecek yerler olarak: Saat Kulesi, Mustafa Paşa Cami, Murat Paşa cami, Davut Paşa Hamamı, Vodna dağındaki Milenyum Haçı, Rahibe Terasanın evi, heykeli sayılabilir.
Görülecek yerlerden bir diğeri de Kale. Oraya kadar tırmandık ama elimiz boş döndük.Çünkü içeride iş makinaları çalışıyordu ve ziyarete kapalıydı:(
Üsküp' ün geceleri de güzel.Sokakları, barları cıvıl cıvıl insan dolu..Sokak müzisyenleri hatta orkestraları köşe başlarında bedava müzik şöleni veriyorlar.
Biz Makedonya'yı çok sevdik, ve muhakkak bir daha görüşmek üzere (Saffet'e de böyle söyledik:) ayrıldık...
NOT: Saffet şehir gezileri için uygun fiyata (hatta çok uygun) hem şoförlük hem de az da olsa rehberlik yapıyor. Türkçesi iyi ve çok sıcakkanlı dürüst biri Eğer düşünürseniz özelden telefonunu verebilirim ;)
Pekçok gezimizde olduğu gibi bu gezimizde de uçuş tarihlerimizi uçak biletlerinin erken rezarvasyonda en uygun olduğu döneme göre aldık:) Biletlerimizi alır almaz kalacağımız yerleri de ayarladık. Planımız, Üsküpten hemen Ohri'e geçmek, orada 3 gün kalıp Üsküp 'e dönüp orada da bir gün kalıp kürkçü dükkanına geri dönüş yapmak.
Makedonya hakkında bazı bilgiler:
Makedonya, Balkanlar'da bir ülke. Kuzeyde Sırbistan ve Kosova, batıda Arnavutluk, güneyde Yunanistan, doğuda Bulgaristan ile komşudur. Birleşmiş Milletler tarafından 1993 yılında tanınan ülke, Yunanistan'ın itirazı sonucu Birleşmiş Milletler tarafından Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti adıyla tanınmakta.
Makedonya Cumhuriyeti'nin tek büyük ırmağı tam ortasından geçen Vardar Nehri. Ülkede yüksekliği 2,000 metreyi geçen 16 dağ bulunmakla birlikte, en büyük göller Arnavutluk, Yunanistan ve Makedonya Cumhuriyeti'nin kesiştiği noktada bulunan Ohri, Prespa ve Doyran Gölü.
Ülkenin nüfusunun %3-4 gibi bir kısmı Türklerden oluşuyor. Ülkedeki müslümanların büyük çoğunluğunu Arnavutlar oluşturmakta. Nüfusun %65 ini de Makedonlar oluşturuyor.
Ülkenin başkenti, Üsküp.Aynı zamanda nüfusuyla ülkenin en büyük şehri..
UNESCO, 1979 yılında Ohri Gölü'nü, bir sene sonra da Ohri kentini UNESCO Dünya Mirasları listesine ekledi
Ohri, aynı zamanda Slavlar için oldukça önemli olan Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak kabul ediliyor.
1.Gün : Üsküp (Skopje) - Ohri (Ohrid)
(1 Euro: 60 MKD)
Ohri , UNESCO dünya mirasları listesine girmiş bir kent..
Bir saat süren yolculuğumuzun ardından,yağmurlu bir Üsküp havasında uçaktan iniyoruz.Alexander The Great Havaalanı öyle büyük bir bina değil .Dolayısıyla uçaktan inip, pasaport kontrolünden geçip, hemen arkadan valizleri alıp önünüzdeki çıkıştan çıkıveriyorsunuz.:) Çıkışta, hemen karşıda Vardar Express tabelalı yerden de şehir merkezi için otobüs biletlerimizi alıyoruz (toplam 200 MKD).Otobüs hemen doluyor ve kalkıyor ve yaklaşık 15-20 dakika sonra otobüs terminalindeyiz.
Üsküp caddelerinde pek çok Türk firmasının reklamlarına rastlıyoruz. Karşımıza çıkan birkaç kişiye Ohri otobüslerinin nereden kalktığını soruyoruz ve net cevaplar alamıyoruz:) Bir taksici sürekli nereye gidiyorsunuz ben götüreyim şeklinde teklifte bulunuyor."Ohrid" diyince olsun ucuza götürürüm diyor ama biz internette yaptığımız araştırmalardan bunu pek inandırıcı bulmuyoruz ve otobüsü aramaya devam ediyoruz, nitekim buluyoruz. Ohri'e giden bikaç şirket var. İlkinin saatleri bize uymuyor. Bir diğerinden alıyoruz biletleri. Her ihtimale karşı dönüşü de açık bilet olarak alıyoruz ( gidiş dönüş toplam:750 MKD)
Esenler otobüs terminalinin çok minyatürü şeklindeki garda otobüsü bekliyoruz.Bagajımızı yerleştirdikten birkaç dakika sonra otobüs hareket ediyor.Yolculuğumuz 3 saat sürecek.Otobüs,orman kenarında, sisli bir rampada ( Kerçova ) 10 dakika ihtiyaç molası veriyor.
Hemen öndeki büfeden insanlar ellerinde poşetlerin içinde birkaç hamurumsu yiyecek alıyor.Biz de gidip bakıyoruz ve görüyoruz ki aldıkları hamur kızartmasıymış :) Biz de bir yuvarlak şekilli olanlardan bir de uzundan iki tane hamur kızartması alıyoruz yolluk olarak:)(60 MKD)((uzun olanlar peynirli diğeri sade bu arada).
Otobüs bir kez de Kiçevo terminalinde yolcu alıp,indirmek için mola veriyor.Bir otobüs yazıhanesinin önünde "Hergün İstanbul" yazısı dikkatimi çekiyor.
Sanki Türkiye'nin bir köyü havası var buralarda.Üç saatlik orman ve köy manzaralarının arasında süren yolculuğumuz Ohri terminalinde son buluyor.Yine köşelerde pusuya yatmış taksicilerin hedefi oluyoruz. Ama yürümek istediğimizi söyleyince bize yolu tarif edecek kadar da centilmen insanlar.Yolda valizle gezindiğimizi, turist olduğumuzu anlayan birkaç kişi, özellikle bisikletle dolananlar oda arayıp aramadığımızı soruyorlar. Biz Lukanov Apartments de kalacağımızı belirtince tarif etmeye çalışıyorlar ama dikkat ettiğim bir diğer husus da buradakilerin hiç iyi bir yol tarif edici olmadıkları:) Sorduğumuz herkes birbirinin aksi yönleri söylediler.Belki soru soranı, cevabını bilmeseler de geri çevirmek ayıp karşılanıyordur buralarda diye düşünüyorum.:) Bunu düşününce kızamadım... Uzun uğraşlar sonucu oteli bulduk ve internette gördüğümüz gibi olduğunu görünce pek bir sevindik:) Eski şehrin içinde kurulu, göl manzaralı, villa tipinde, temiz mi temiz bir otel. Kişi başı gecelik ücreti ise 15 euro.Buraya gelince gördük ki neredeyse buradaki tüm evler oda kiralıyor.
İsterseniz otel ayarlamadan gelip bu evlerde çok daha uyguna kalabilirsiniz.Evlerden bahis açılmışken Osmanlının izlerini görmek mümkün mimaride.Beypazarı, Safranbolu evlerine benzer yapılmışlar. Beyaz badanalı, ahşap çerçeveli, cumbalı evler var eski şehirde...
Ohrid'de yol yorgunluğumuzu attığımız ilk gecenin ardından sabah erkenden kalkıp kahvaltı için bir bakkala gidiyorum. Ekmek dolabının içinde sıcacık börekleri görünce dayanamayıp hepsinden birer tane alıyorum:) Börekler çok lezzetliler fakat bizim damak zevkimize göre biraz yağlılar... Kahvaltının ardından Ohri turuna başlıyoruz. Görmemiz gerekenler listesinden yola çıkarak değil de spontene bir şekilde otelden yukarı doğru tırmanıyoruz..Karşımıza ilk çıkan antik tiyatro oluyor...
Yolda çok sık karşımıza çıkan Yugoslavya üretimi Zastava ve Yugo marka otomobiller de şirinlikleriye yolculuğumuzda bize eşlik ediyorlar. Ben bu otomobilleri çok ama çok sevdim:)
Tiyatronun hemen yukarısına tırmanınca minik bir kiliseyle karşılaşılıyor..ama daha önce gördüklerime hiç benzemeyen bir kilise bu. Sanki bağ evi gibi yapılmış. İçinde cücelerin yaşadığı büyülü bir ev havasında..
Ve yukarıdan bir Ohri gölü manzarası..
Yola devam edince zaten tabelelar da sizi yönlendiriyor kaleye ulaşıyorsunuz...
Karşınıza çıkan kapıdan girince yol dallanıyor. Buradan şehrin değişik bölgelerine gidebiliyorsunuz.
Bu yollar yemyeşil bir ormanın içinde devam ediyor.Böğürtlenleri görünce dayanamadım, beyaz tişörtümü boyama pahasına indirdim mideye:)
Kapıdan geri çıkıp tabelaları takip ederek Saint Panteleimon'a (plaosnik kilisesi) doğru yol alıyoruz. Yolda gördüğümüz bu sevimli sincabı sizlerle paylaşmasam olmazdı:)
Bir dönem kilise ,sonra cami (İmaret Camii),2002 den sonra yıkılmış tekrar kilise yapılmış... Etrafında kazı çalışmaları hala devam ediyor. Ama ilk önce kilisemiydi ,camimiydi orası iki taraf arasında anlaşmazlık yaratıyor. Sanırım bu yüzden kazı çalışmaları yapılmış.
Bulunduğu konumdan Ohri manzarası izlemek ayrı bir zevkti...
Yönünüzü göle doğru çevirince Jovan Kaneo Kilisesi ne doğru yol alıyorsunuz.İlk fotoğrafta görünen manzaranın sahibidir kendisi:)
Ayrıca göl manzarasıyla yola devam ediliyor.Gölde suya girilebiliyor. Kıyılarda köşelerde minik gezi tekneleri var...Cüzi bir fiyatla tekne turlarına katılabilirsiniz.
Kilise bir burunda kurulu olduğu için görüş açısı çok güzel. Sanki o çıkıntının sahibiymiş gibi görünüyor.
Buradan manzara çok güzel...Doyup ta yolunuza devam edebilmeniz mümkün değil.Eğer yolunuz Ohri'ye düşerse muhakkak Kaneo'da romantik gün batımını izleyin.Yanınızda başınızı omuzuna dayayabileceğiniz biri varsa daha da bir güzel olur;)
Biraz da manzarayı yukarıdan izleyelim diyerek tepedeki yerimizi alıyoruz. Birkaç tilki avcısı ve turistle(çok az) manzarayı seyre dalıyoruz... Gölün karşı tarafı Arnavutluk.
Dönüşte otelimizin çok yakınında olan St. Sofia klisesine uğruyoruz. (resimler ,gündüz gözüyle daha güzel olacağı düşünülerek sonradan çekildi.)
Eski şehir bizi gerçekten büyüledi. Sanki zamanda yolculuk yapıyormuşuz gibi hissettirdi.Bahçeli güzel evler,taş binalar, eski güzel arabalar ve en önemlisi insanlarının sıcak kanlılığıyla kesinlikle görülesi yerlerden biri Ohri..
Akşam iyi bir yemeği hakettiğimizi düşünerek buraların ünlü bir restoranına yollanıyoruz: Dalga Restaurant. Hemen gölün kenarında ,eski şehrin girişi sayılabilecek bir mevkide.Amacımız güzel bir biftek yemek ama önce meze olarak buraların ünlü bir salatası olan şopska(Shopska) ve közlenmiş biberle hazırlanan başka bir salata söyledik. İkisi de güzeldi ama üzerine peynir rendelenmiş domates salatası damak çatlatan türdendi (şopska). Pek bir özelliği olmasa da sanırım sebzelerin doğallığından ve peynirin lezzetinden kaynaklanıyor bu...
Mezeler sonrası yumuşak,orta pişmiş etimiz ve yine buranın markalardından biri olan Tikves marka şarabımızı tattık. Et çok iyi pişmişti, şarap da çok iyiydi. Ayrıca burada herşey çok ucuz, belirtmeden geçemeyeceğim:)
Güzel bir akşam yemeğinin ardından Eski çarşıda turladık biraz.Dükkanlardan birinde çalışan Türk bir teyzeyle tanışmıştık önceki gün. Bizi görür görmez müşterilerinden müsade isteyerek halimizi hatırımızı sordu. Hemen bize ev yapımı kremlerinden birer tane hediye etti ,çok şeker insanlar vesselam:)
Ohri canlı bir şehir...İnsanlar geceleri de dışarlarda..Kafeler, barlar insanlarla dolu...
Sıradaki durağımız Ohri' ye çok yakın bir şehir olan Struga...
2.Gün : Ohri (Ohrid) - Struga
Kahvaltının ardından Strugaya gitmek amacıyla araç aramaya koyuluyoruz. Öğrendiğimize göre Strugaya giden dolmuş var ama bir türlü nerden kalktığını bulamıyoruz. Ohridin pazarını gezelim biraz sonra gideriz diyoruz. Pazardan çıkınca bir taksici Struga diye ardımızdan seslenince ne kadar olduğunu soruyoruz ,biraz pazarlık yapınca hemen fiyatı düşürüyorlar:)Ohri'den 15 km ve Taksiciyle 200 MKD ye anlaşıyoruz.
Struga ortasından akan bir nehir var ve bu nehrin özelliği de gölün nehre doğru akması(yani tersine),Eskişehir havasında küçük bir kent. Nehir kenarında bir sürü kafe görmek mümkün.
Nehir kenarında biraz turlayıp gölün nehre aktığı kısıma geliyoruz. Buraya tahta perdeler koymuşlar..akışın bir nevi kontrolünü sağlıyorlar.
Nehrin bittiği gölün başladığı kısımda bir sürü hediyelik eşya satan seyyar satıcı var.Biraz daha ilerleyip bir bankta hem dinlendik hem de teknelerin sudaki dinginliğini izledik...
Nehir boyunca gezinirken hem soğuk bir şeyler içmek hem de bir şeyler atıştırmak için kafelerden birine yerleştik.Buraların en meşhur birası Skopsko'dan söyledik.
Yanına da dev birer köfte söyledik ama işin doğrusu biz bu kocaman köfteyi hiç beğenmedik, o yüzden de resimlemedik. Börekler gibi köfte de çok yağlı geldi bize...
Bu sefer gölün çevresinde gezinmek için düştük yola. Bir otelin önünde plaj olduğunu gördük. Birkaç insan suya giriyordu. Nedense suya girmek içimden gelmedi bu gezimde, aslında çok güzel görünüyordu ama sanırım Egenin sularında epeyce bir vakit geçirdiğim için böyle hissettim:)
Akşam Kaneo yu tekrar gün batımında izleme aşkı sardı bizi...
3.Gün : Ohri (Ohrid) - Üsküp (Skopje)
Üsküpe gitmek için terminaldeyiz tekrar.
Eski bir otobüsle 3.5 saat süren yolculuktan sonra Üsküp terminaline geliyoruz.Otobüsteki yolculardan otele nasıl gideceğimizi sorduğumuz centilmen bir bey yanımıza yaklaşıyor ve yarı ingilizce yarı makedonca bize yolla ilgili ayrıntıları anlatıyor.Biz de onla biyerlere yürürken bir anda taksiciler sarıyor etrafımızı ve yanımızdaki beyle tartışmaya başlıyorlar.Sanırım müşterilerini çalıyor olduğunu düşünüyorlardı. Sonra bize dönüp isterseniz ben götürübilirim sizi dedi ve o anda tekrar bir konuşma hengamesi başladı.Yo biz taksiyle gideriz dedik. Sonra o da onlara aktardı gülüşmeler oldu ortam yumuşadı allahtan:D Bizle taksiye kadar eşilik etti. Tekrar gülüşmeler olunca bize yönelip,"siz benden kaçıyor gibi görünüyormuşsunuz, siz gidiyorsunuz ben geliyorum ya "şeklinde açıklama yaptı.Yalan da değil di hani:) O sırada bir taksici nerden geliyorsunuz dedi, biz "Türkiye" deyince kendisinin de Boşnak olduğunu Türkçe söyledi. Adı da Saffetmiş:)Saffet bizi makul bir fiyata otele bıraktı. Çok dost canlısı konuşkan biri...Dönüşte 12 euro karşılığında bizi havaalanına götürceğine dair sıkı sıkı tembihleyip telefon numarasını vererek ayrıldı(Normalde 15 euro).
Üsküpte Anja Hotel de kaldık.Bizi otel kısmında değil de yine otele çok yakın iki apartın bulunduğu bir binada ağırladılar. Kişi başı ...Euro sabah kahvaltı dahil. Ev çok temizdi.Yatak odasında dahi lcd tv koymuşlar. Ha izleme imkanımız oldu mu, biz tv izliyor muyuz; tabi ki hayır:)Sadece fiyat -kalite bağlamında bahsetmek istedim...;)
Otele yerleştikten hemen sonra dinlenmeden kendimizi sokaklara attık.İlk gördüğümüz 22 metre yüksekliğindeki Büyük İskenderin at sırtındaki heykeli...Yine bu heykelde de Yunanistan ağırlığını koymuş ve Makedonyayı Helen tarihini kendine yontmakla suçlamış ve heykelin adı bu yüzden resmi yazında "Atlı Savaşçı".
Heykelin arkasında da görünen anayasa mahkemesi. Heryerde bir çalışma var Üsküpte. Binalar restore ediliyor, heryere heykeller dikiliyor, şehre yeni bir vizyon kazandırma maratonu başlamış..
Vardar nehrinin bulunduğumuz yakası Makedon tarafı, karşısı ise Türk tarafı.Önce Türk çarşısını, saat kulesini, kaleyi, hanları, camileri görmek üzere Fatih Sultan Mehmet' in 1451-1469 yılları arasında yaptırdığı tarihi taş köprüden geçiyoruz.
Köprünün ayağında gördüğüm bu heykeller çok hoşuma gitti:) Çok esprili,ama nehrin suları çekilmiş olduğundan tam da vermek istediği havayı yakalayamamış gibi ..bir de sular yükseldiğinde görmek lazım:)
Çarşıya girince müthiş bir tanıdıklık hissediyorsunuz, enikonu Eminönü burası:) Ayakkabıcılar, kuruyemişçiler, abiye giyim dükkanları ve daha bir sürü tanıdık dükkan formatı ve üstüne kulağınıza çalınan Türkçe sözcükler...
Yukarı sokakları dolaşırken iki teyzenin fırın+soba+sac benzeri, sanırım davul fırın diyebilirim, bir ocakta biber közlediğini görüyorum. Sanırım biz Makedonyaya biber közlenme zamanında gitmişiz çünkü aynı görüntünün onlarcasına Ohri'de şahit olduk. Tam çaktırmadan fotoğraflarını çekecekken biri dönüyor ve el sallıyor .Siz de yapıyor musunuz diye soruyor, evet cevabını alınca nasıl yapıldığının üzerine bikaç söz çeviriyoruz. Güle güle gidin diyorlar ve işlerine dönüyorlar. Sıcak insanlar...Bu güzel kare için de teşekkür ediyorum ayrıca.
Sırayla bütün hanlara uğruyoruz..Suli (sulu) han, Kapan han ve Kurşunlu han.
Bursadaki hanlara benzetiyoruz. Zaten bunlar da aynı ellerden çıkan eserler olduklarına göre çok doğal. Kurşunlu han pek kullanılmıyor. Sulu han da üniversitenin sanat galarisi olarak kullanılıyor. Kapan han da nargile çay tost var..
Girişinde ise birsürü köfteci var..Köfte + kurufasulye önerilir;)
Üsküpte diğer görülecek yerler olarak: Saat Kulesi, Mustafa Paşa Cami, Murat Paşa cami, Davut Paşa Hamamı, Vodna dağındaki Milenyum Haçı, Rahibe Terasanın evi, heykeli sayılabilir.
Görülecek yerlerden bir diğeri de Kale. Oraya kadar tırmandık ama elimiz boş döndük.Çünkü içeride iş makinaları çalışıyordu ve ziyarete kapalıydı:(
Üsküp' ün geceleri de güzel.Sokakları, barları cıvıl cıvıl insan dolu..Sokak müzisyenleri hatta orkestraları köşe başlarında bedava müzik şöleni veriyorlar.
Biz Makedonya'yı çok sevdik, ve muhakkak bir daha görüşmek üzere (Saffet'e de böyle söyledik:) ayrıldık...
NOT: Saffet şehir gezileri için uygun fiyata (hatta çok uygun) hem şoförlük hem de az da olsa rehberlik yapıyor. Türkçesi iyi ve çok sıcakkanlı dürüst biri Eğer düşünürseniz özelden telefonunu verebilirim ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















