Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Ara 2012
The Words
Uzun zamandır böyle iyi bir film izlememiştim! Buradan sadece filmin bana hissettirdikleri üzerinden yazacağım.Merak etmeyin filmin tüm içeriğini verip siz sinamaseverleri çıldırtmayacağım:)
Sadece filmin konusuna değinecek olursak: Filmde 3 yazar karakteri ,2 de kitap var.Bir de çalınmış başarı...Bana hissettridiklerine gelince: Kesinlikle yazar olmanın nasıl bir yetenek gerektirdiğini anlıyorsunuz...Kıskandım da doğrusu.Çok çalışmak ve çok istemek bir yana gerçekten saf bir yetenek meselesi, yoğun bir duygulanım meselesi..
Ayrıca tüm oyunculuklar çok başarılı...Jeremy Irons'un ses rengi yine bitirdi beni!
Film öyle bir yerde bitiyor ki sizin beyninizde olasılıklar filmi çekmeye devam ediyor..Neyse ,izleyin ve siz de size hissettridiklerini benle paylaşın ;)
7 Kas 2012
TÜKETİM
Tüketimin bu boyutunu, kendi kelimelerimle tarif etmem gerekseydi : "İnsanları, çevremi, arkadaşlarımı da kuşatmışlığının vehametini her gün hayretler içinde izlediğim çağımızın hastalığı" derdim. Bilinçli, farkında ya da değil, hepimiz zaman zaman oyununa gelebiliyoruz. Önce masum bir reklamla başlıyor her şey, sonra moda akımlarıyla devam ediyor..Sosyal medya sayesinde bu hastalığı çok daha rahat yayabiliyoruz... Fotoğraflarımızın bir tarafına özenle yerleştirilmiş akıllı telefonlarımız (Markayı tahmin etmişssinizdir), onun aracılığıyla yapıldığını milletin gözüne soktuğumuz paylaşımlarımız, hatta yeterli paranız varsa ve ona sahip olmuyorsanız dış seslerin psikolojik baskıları da cabası..Elbette bunun gibi birçok örnek sayılabilir bu hastalığa, ama toplum bu durumu o kadar kanıksamış ki ne kadar anlatmaya çalışırsanız çalışın, programlanmış beyinler yine bildiğini okumaya devam ediyor. Trend olana eğilim son 20 yılda özlellikle toplumun beynine işlenmiş durumda. Üretim-tüketim dengesi çok önemli. Tüketimin bu kadarı nasıl hastalıklıysa bence üretimin de bir o kadar fazlası hastalıklı. İnsanlığın mutlu olmak için bu kadar lükse, refah sağlamak adı altında bu kadar materyale ihtiyacı var mı? Doğadan kopmamız, refahımızın artması bizi mutlu bireyler mi yaptı? Üzerinde çok düşünülesi sorular ...
Hatta dış seslerin yanında bazen iç sesimiz bile aklımızı çelmeye çalışıyor: " o kadar çalışıyorsun, ne var kendini biraz şımartsan, ne olacakmış, ihtiyacın olmayabilir ama bak bu daha janjanlı, bunu alırsan imajın kuvvetli olur, bunun şurasında da şundan var"
Ama maalesef olay öyle göründüğü gibi masum değil. Bütün bu tüketim çılgınlığı, toplumu, bireyi ve ilişkilerini yozlaştırmakta ve dahası zengini daha zengin ,fakiri daha fakir yapmaktan ve dünyamızı sona her geçen gün biraz daha yaklaştırmaktan başka bir şey demek değil!
Hatta geçen aylarda okuduğum bir haber durumun çok ama çok daha vahim bir boyuta geldiğini görmemi sağladı. Artık çocuklar üzerinden de bu oyun oynanıyor (muhakkak daha önce de vardı ama bu boyutta değildi sanırım). İlköğretim Ders kitaplarına A.V.M.lerle, MARKETlerle ilgili koyulan özendirici hikayeler ve bu hikayelerin gerçek hayatta da böyle olduğunu görmem beni şok etti. İnsanlar artık gezmek için AVM lere , mağaza vitrini izlemeye, market dolaşmaya gidiyor. Hatta çocuklarıyla sağlıklı zaman geçirmek yerine, tüm tatil günlerini bu tüketim kalelerinde geçiriyorlar ve bu durumun ne kadar hastalıklı olduğunun bilincinde değiller elbette.Çocuklar da her geçen gün daha doyumsuz oluyor.
Yani, bizi bizden daha doyumsuz bir gelecek bekliyor. Sırf facebookta fotoğrafları daha çok beğenilsin diye annesinden 2000 liralık fotoğraf makinası isteyen, buna özendirilen çocuklar var.1500-2000 liralık cep telefonları isteyen çocuklar var ve bu ailelerin çoğunluğu zar zor geçinen insanlar. Üstelik bu durumu da sadece çocuklarının masum ihtiyaçları ya da istekleri olarak görecek kadar da saflar ne yazık ki. Sistemin nasıl işlediğinin farkında değiller ne yazık ki...
Bu karikatür çok hoşuma gitti:)
Bir de bu kadar endüstri atığının doğaya verdiği zararlar var. Her gün milyarlarca hala kullanılabilir ürün çöpe atılıyor, yerine yeni modeli konuyor. O çöpler ne oluyor? Dünyanın çekirdeğine kadar gidecek mi çöp çukurlarımız? İnsanoğlu doğadan uzaklaşmakla kendi sonunu mu hazırlıyor, ne dersiniz? Artık çocuklar sütün inekten geldiğini bilmeden marketten alınan bir ürün olduğunu savunacak kadar doğayı ve bağıntılarını yitirmiş durumda. Bunu geleceğimize yaparak bu vebalin altına imzamızı atmış olmuyor muyuz ?
Sizlerle, aşağıda tüketimin tüm evreleriyle çok güzel anlatılmış olduğu bir video paylaşacağım.Umarım bir farkındalık yaratır ve büyük şirketlerin dünyayı yani bizi, nasıl bu sayede parmaklarında oynattığını görmemize yardımcı olur. BÜYÜK ŞİRKETLERİN ve onlarla işbirliği içinde olan HÜKÜMETLERİN!
31 May 2012
We need to talk about Kevin
Bugün itibariyle izlediğim ve kanımı donduran film...Lionel Shriver'ın nobel ödüllü romanından uyarlanan filmin, başrollerinde John c. Reilly, Tilda Swinton ve Ezra Miller var.Filmin yönetmeni Lynne Ramsay.
Benden uyarması eğer yakın bir gelecekte çocuk sahibi olmayı düşünüyorsanız bu filmi kesinlikle izlemeyin...
Konusuna değinecek olursak,Bir anne ile oğlu arasındaki bir türlü düzelmeyen kopuk iletişimin ve bir de üstüne çocuğun doğuştan gelen acımasız ruhunun tesiriyle kendini gösterme çabasının kötü neticeleri ...Filmin sonunda sizi esir alan çocuğun (tabi 18 yaşına gelmiş oluyor bu karede:) suratına patlatma isteğiyle anne şefkati arasında mekik dokuyorsunuz.
Tilda Swinton mesafeli ve soğuk diyebileceğimiz anne karakterini hakkıyla canlandırmış ama asıl bomba Kevin rolündeki 3 çocuğun da gözlerindeki kini izleyiciye geçirebilmeleri..Hakikaten o annenin yerinde ben olsam böyle mi yapardım acaba diye düşündürüyor:)Şaka bir yana her annenin çocuğunu tanıması ve gerçekten ama gerçekten onun ruhuna dokunabilmesi dileklerimle iyi seyirler!
Benden uyarması eğer yakın bir gelecekte çocuk sahibi olmayı düşünüyorsanız bu filmi kesinlikle izlemeyin...
Konusuna değinecek olursak,Bir anne ile oğlu arasındaki bir türlü düzelmeyen kopuk iletişimin ve bir de üstüne çocuğun doğuştan gelen acımasız ruhunun tesiriyle kendini gösterme çabasının kötü neticeleri ...Filmin sonunda sizi esir alan çocuğun (tabi 18 yaşına gelmiş oluyor bu karede:) suratına patlatma isteğiyle anne şefkati arasında mekik dokuyorsunuz.
Tilda Swinton mesafeli ve soğuk diyebileceğimiz anne karakterini hakkıyla canlandırmış ama asıl bomba Kevin rolündeki 3 çocuğun da gözlerindeki kini izleyiciye geçirebilmeleri..Hakikaten o annenin yerinde ben olsam böyle mi yapardım acaba diye düşündürüyor:)Şaka bir yana her annenin çocuğunu tanıması ve gerçekten ama gerçekten onun ruhuna dokunabilmesi dileklerimle iyi seyirler!
16 Oca 2012
Salvador Dali İstanbula Gelir de Gidilmez mi!
Dali: Sürrealist provakatör, karmaşık kişisel sembolizmin yaratıcısı, mistisizm yoluyla anlamın peşinde koşan Katalan ve eşinin ilahi imgesine tapan bir koca.
Evet sevgili okurlarım(2-3 kişiyi geçmiyordur sanırım) uzun bir aradan sonra tekrar sizlerleyim...
Konun başlığından da anlaşılacağı üzere haftasonu Dali için Karaköydeydik.Kah Galayla akşam yemeği yedik, kah sürrealizmin peşinden koştuk,kah Danteyi andık..doğrusu benim için muhteşemdi!Tophane-i amire epeyce bir kalabalıktı.Resimlerin önünde uzun kuyruklar oluşuyordu.Tabi bunda Dali'nin eserlerinin ilk bakışta öyle hemen kavranmamasının da büyük payı var...
Salvador Dali hakkında biraz bilgi verelim:
Salvador Dali, 1904'te Figueres'te (İspanya) doğdu.İlk sergisini 1919da, daha sonra Dali Teatro Museo'ya (Dali tiyatrosu ve müzesi) dönüştüreceği Figueres Belediye Tiyatrosu'nda açtı.Madrid'de sanat eğitimi aldı; dönemin önemli sanat-edebiyat çevreleriyle arkadaşlıklar kurdu.Edebi metinlerden oldukça beslenen Dali, İlahi Komedya, Don Kişot, Alice Harikalar Diyarında gibi dünya edebiyatının kült eserlerini resimledi.
Sürrealizmin önde gelen isimleriyle yakınlık kuran Dali, bu çevrede aynı zamanda eşi ve birçok eserinin ilham kaynağı olacak Gala ile tanıştı; bu akımın en tanınan ismi oldu.
Eserlerinin üretiminde Sigmund Freud'un bilinçaltının dışavurumu ile ilgili yazılarından oldukça etkilendi.II. Dünya Savaşı ile birlikte ABD'ye gitti ve burada New York Metropolitan Sanat Müzesi gibi ülkenin en saygın sanat merkezlerinde eserlerini sergiledi.
Salvador Dali , ressamlığın yanısıra, heykel, fotoğraf, sinema gibi alanlarda da ilgilendi.1989 da , Gala'nın ölümünden birkaç yıl sonra vefat etti.
Gerek görünüşü gerek estetik anlayışı ile kendisini bir sanat nesnesi olarak sunan S. Dali, 20. yüzyılın en önemli ikonlarından birisine dönüştü.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








