20 Nis 2012

Karalamalarım...

Resim yapmak beni dinlendiriyor,mutlu ediyor ,kimi zaman da derin derin düşündürüyor...Ama maalesef çek sevdiğim resme yeteri kadar vakit ayıramamak da bir ayıbım galiba..Gerçi tam olarak ayıbım da sayılmaz hani derler ya refahın olmadığı yerde sanat ta felsefe de sıkıntıya düşer diye sanırım onu yaşıyorum.Sözün özü kendime ayırabildiğim kısıtlı vakitlerde ellerim bişeyler karalıyor ve buradan da onları sizlerle paylaşıyorum:)

Ve işte Merlin çakması,kendi bünyesinde ressamlığı,bilim adamlağını ve bir sürü zanaatı barındırıyormuş gibi duran bir amcamız:)Silgi kesinlikle kullanmadım ve sadece 2B kalemle yapıldı ona göre ;)

 Sırada da Bailey's şişesi

çok sevilen bir organımız...
birkaç seçmece daha,




18 Nis 2012

YEMEZLER!

Yediklerimizin menşeiini bilmek en doğal hakkımız.Sırf kapitaller daha da zengin olsunlar diye bizi denek yerine kullanamazlar.Bunun için aşağıdaki yazıyı GreenPeace türkiye sayfasından arakladım:)Burada da destek linki:

www.yemezler.org/?ref=223794

 

GDO Nedir?

GDO, yani Genetiği değiştirilmiş organizma, bir canlının genetik özelliklerinin insan eliyle laboratuar ortamında değiştirilmesiyle elde edilir. GDO, dünyamız ve canlılar üzerinde yapılan tehlikeli bir deneydir.
GDO'lar genellikle bir canlı türünün doğal hayatta sahip olmadığı bir özelliğin bir başka canlıdan gen aracılığıyla aktarılmasıyla elde edilir. Örneğin mısıra zehir salgılayan bir bakteriden gen transfer edilerek mısırın böcek öldüren zehir üretmesi sağlanır.

Bir canlının genetiğini değiştirmek ne sonuçlar doğurur?

GDO'ları üreten genetik mühendisleri canlılara lego muamelesi yaparlar*. Rahatlıkla bir parçanın çıkartılabileceğini veya bir başkasının takılabileceğini düşünürler. Oysa canlıların yapısı yap-boz gibi değildir. Canlının bütünlüğü on milyonlarca yıllık gelişimin sonucunda çok hassas bir denge ile oluşmuştur.
Canlılara yap-boz muamelesi yapmak o canlının bütünlüğünü, bu hassas dengeyi bozar.
Bu bütünlüğün bozulmasının ne gibi sonuçlar doğurabileceği asla öngörülemez. GDO üreticilerinin aksine genetik bilimi canlıların gen yapısının detayları ve genlerin birbiriyle etkileşimleri hakkında çok az bilgiye sahip olduğunu kabul eder.

GDO'lar hangi amaçla üretilir?

Dünyada yoğun biçimde kullanılan GDO'ların %99'u sadece 2 özellik taşır:
1) Böcek öldüren zehir içermek.
2) Yabancı otları yok eden kimyasal ilaçlara dayanıklı olmak.
Böylece tarlalarda fütursuzca zirai ilaç kullanılabilmektedir.
En çok hangi türlerin genetiği değiştirilir?
Mısır, soya, kanola ve pamuk dünyada ticareti yapılan GDO'ların %99'unu oluşturur.
GDO'lar bütün dünyada kullanılmakta mıdır?
Hayır! Dünyada 192 ülkenin 167'sinde GDO'lu tarımsal üretim yapılmamaktadır.

GDO'lar açlığa çare midir?

Hayır! Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası'nın öncülüğünde 300 bilim insanı tarafından hazırlanan ve Türkiye'nin de imzaladığı Dünya Tarım Raporu, GDO'ların verim artışı sağlamadığı ve açlığa asla çözüm oluşturmadığını açık olarak ifade eder. Zaten mevcut GDO'ların hiçbirisi verim artışını amaçlamamaktadır. Hedef sadece ot ilaçlarına direnç sağlamak veya yabancı böcekleri zehirlemektir. Peki öyleyse GDO'lar niye var?
Tohum üreten dev küresel şirketler aynı zamanda zirai ilaç da üretirler. Bu şirketler üretip patentini aldıkları genetiği değiştirilmiş tohumları yaygınlaştırarak kimyasal ilaç satışlarını da arttırmayı hedeflerler. Böylece üreticiler gitgide daha fazla kendilerine bağımlı hale gelirler. GDO'ların dayattığı endüstriyel tarım yöntemlerinden sadece devasa tarım şirketleri kazanç sağlarken, üreticiler, tüketiciler ve doğa büyük zarar görür.

Lego Muamelesi

Her canlı, yapı, özellik ve işlevlerinin bir tür kullanım kılavuzuna sahiptir. Bu devasa kullanım kılavuzuna genom diyoruz. Kılavuzu oluşturan ve neyin nasıl yapılacağının anlatıldığı her bir cümleye –veya iş emrine- ise gen adı veriyoruz. Örneğin insan genomu bu tarz 25000 cümleye sahiptir. Canlılar varlıklarını bu cümleler sayesinde sürdürür. Her bir hücremizde ayrı ayrı saklanmış olan bu ansiklopedide tam olarak neler yazdığı ve özellikle cümlelerin birbirini nasıl etkilediği ise insanlık için büyük ölçüde bir muamma.
İşte genetik mühendisliği GDO'ları bu sırlarını tam olarak bilmediğimiz kullanım kılavuzu içerisinde değişiklikler yaparak üretir. Genellikle GDO üretiminde yapılan işlem, bambaşka bir canlının kullanım kılavuzundan beğendikleri bir cümleyi alıp mevcut canlının kullanım kılavuzundaki rastgele bir yere yerleştirmeye çalışılmasıdır.
Örnek vermek gerekirse, diyelim ki elinizde bir standart mısır bir de böcek öldürücü zehir salgılayan bakteri var. Diyorsunuz ki “ah keşke bu mısır da böyle zehir salgılayabilse!” İşte bu noktada genetik mühendisleri devreye giriyor.
Genetik mühendisleri bu bakterinin kullanım kılavuzundan zehrin salgılanmasını sağlayan cümleyi bulurlar. Sonra bu cümleyi kitabın içinden keserek çıkartırlar ve mısırın kullanım kılavuzunda rastgele bir yere koymaya çalışırlar. Bu aşamada kılavuzun (veya iş akışının) bütünlüğünün bozulmasını, dışarıdan eklenen cümle ile kılavuzdaki diğer mevcut cümlelerin birbiriyle çelişip çelişmemesini ise pek dert etmezler.

GDO'lu Ürünler

Ülkemizde şu ana kadar 3’ü soya 13’ü mısır olmak üzere toplam 16 GDO çeşidinin ithaline izin verildi. Bu GDO türleri yem amacıyla kullanılmakta.
GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlardan elde edilen süt, peynir, yumurta, et gibi temel besinler ne yazık ki doğrudan soframıza gelmekte. Üstelik etimizin, sütümüzün, yumurtalarımızın etiketlerinde hayvanların GDO’lu yem ile beslenmiş olduğuna dair hiçbir uyarı yok. Halkımızın tercih hakkı da, güvenle beslenme hakkı da elinden alınmakta. Üstelik bu durum yasalara da aykırı. Çünkü yasa, tüketicilerin tercih hakkının ortadan kalktığı durumlarda GDO’ların ithalatına izin verilmeyeceğini söyler.
Mevcut 16 ve izin bekleyen 13 çeşit yem amaçlı GDO’ya ilaveten soyadan mısıra, şeker pancarından kanolaya gıda üretiminde kullanılacak 29 farklı GDO çeşidinin başvurusu şu anda değerlendirme aşamasında.
GDO’lardan üretilecek olan mısırözü yağı, kanola yağı, mısır şurubu, mısır nişastası, soya lesitini gibi mamüller neredeyse satın aldığımız tüm paketli ürünlerin içinde bulunabilmekte. Tehlike çok büyük, bu tehlikeye dur diyecek zaman ise çok az! Eğer GDO’ların ithalatına bugünden dur demezsek yarın çok ama çok geç kalmış olacağız. Sofralarımızın ve sağlığımızın GDO’larca işgal edilmesini engellemek için sen de şimdi imza kampanyamıza katıl, GDO’lara dur de!

GDO'nun Sağlığa Zararları

• GDO'lar öldürücü alerjilere neden olabilir.
• GDO'lu yemler, hayvanlarda antibiyotik direncini artırır, antibiyotiklerin etkisini azaltır
• Çoğu GDO'nun içerdiği böcek öldüren toksinlere hamile kadınların kanında ve fetusunda raslandı.
• İtalya'da yapılan bir bilimsel araştırmada marketlerden alınan her 4 sütten 1'inde GDO geni parçalarına rastlandı.
• GDOların salgıladığı böcek zehirinin tamamının insan sindirim sisteminde parçalanmadığı ortaya çıktı.
• GDO ekim tarlalarında kullanılan yabani ot ilaçları, memeliler için toksik etki ve insanlarda hormonal dengeyi bozma riski taşıyor.

GDO'nun Çevreye Zararları

• GDO üretimi, süper dayanıklı böcek ve yabani bitki türleri yaratır. Bu türlerin varlığı ekosisteme ve tarıma büyük tehdit oluşturur.
• GDO'lar tozlaşma yoluyla doğal türlere bulaşarak biyoçeşitliliğe zarar verir.
• Zehir salgılayan GDO'lar, kelebekler gibi zararsız canlıların ölümüne neden olur.
• Zehir salgılayan GDO'lar zehirlerini köklerinden toprağa geçirirler. Zaman içerisinde bu zehirlerin birikimi çevre için tehlike içerir.

23 Şub 2012

Pancar (Kara Lahana) Çorbası

  Evet arkadaşlar,gezmek dışında bir başka tutkum da yemekler..Arada sırada da olsa buradan sizlerle sevdiğim yemeklerin tariflerini de paylaşacağım.Deneyen olursa lütfen yorum yazsın ,sonuçları merak ediyorum:)
  Siz onu karalahana yemeği olarak da adlandırabilirsiniz çünkü çorbadan kıvamlıca birşey...
Çok doyurucu ,besleyici  ve diyetteki arkadaşlarımızın da rahatlıkla tercih edebileceği bir yemek.
Bizim yöresel tatlarımızdan ve soframızda pek sık bulunur..Giresun'da yapılan biçimini anlatacağım, elbette benim de katkılarımla;

öncelikle malzemelerimiz:

  • Bir demet karalahana
  • Bir orta boy soğan
  • iki sivri biber
  • biraz acı kırmızı biber
  • sıvıyağ(arzuya göre biraz da tereyağı)
  • mısır
  • barbunya fasulye
  • bulgur
  • bir parça tavuk(benim katkım)
  • su
  • mısır unu
  • tuz,pul biber
Ayrıca pırasa,patates de katabilirsiniz bu yemeğe,fena da olmuyor ama ben tercih etmiyorum.
Öncelikle tencereye biraz yağ alıp soğanlarımızı  biraz kavuruyoruz ve soğanların rengi kaçınca, ince ince doğranmış sivri biberlerimizi de tencereye alıp biraz daha soteliyoruz.Acı kırmızı biberimizi de bu aşamada tencereye  koyabiliriz.

Tencereye suyumuzu alıp kaynatıyoruz.İçine bir parça tavuk atıp haşlıyoruz.Ardından mısırı ve barbunya fasulyeleri ekliyoruz.Mısırdan bir küçük konserve ,barbunyadan da bir su bardağı dolusu kullanabilirsiniz.Ben daha önceden haşlayıp buzluğa parça parça koyduklarımdan kullanıyorum.Bir avuç mısır ununu da çorbayı karıştırırken azar azar katıyorsunuz.Bir avuç kadar da bulgur katıp hemen peşinden doğradığımız kara lahanaları katıyoruz karışımımıza...


Son olarak da biraz tuz ve pul biber...Ocağı hafif kısıyoruz yani orta ateşte olacak şekilde ve lahanalar yumuşayana kadar pişiriyoruz. Sonrasında da mis kokulu pancar çorbamızı biraz biberle ve mısır ekmeğiyle servis ediyoruz.Afiyet olsun!


22 Şub 2012

Tom Deininger :Çöpten Sanat Yaratan Muhterem


  Yukarıda, Sanatçının atık metaryellerden oluşan kendi portresini görüyorsunuz.Peki kimdir bu Tom Deininger ve ne yapar derseniz; şöyle ki:
  İngiliz sanatçı Tom Deninger ,çöp sayılabilecek atık malzemelerden portreler yaratıyor. Malzemeleri içinde bantlar, enstrümanlar, motosiklet parçaları, kablolar gibi farklı nesneler bulunuyor.

   İşte buradan çıkarılacak ders te bazılarımız ;öylesine düşüncesizce doğayı katleder,tüketir...tüketir... Ama bazılarımızsa gelir bunu gözümüze sokar!Zaten yakında kendi çöplüğümüzde boğulacağız.Artık fazla tüketimin özendirilecek birşey olmadığının,aksine ayıplanacak bir durum olduğunun farkına varsak mı?Ne dersiniz...
  Biraz farkındalık yaratmak umuduyla işte sanatçının bazı eserleri...

15 Şub 2012

Bratislava'da kısa bir gezinti

                Avusturya’ya gelmişken, hem de Viyana’dayken,  bir de buraya çok yakın olan Slovakya’nın başkenti; Bratislava’yı görelim dedik.Bu şehri "HOSTEL" filminden anımsayabilirsiniz...İşte ben de o filmden anımsadığım için önyargılı bir şekilde dolaştım şehri.Ama şehrin soğuk havası da acaba dedirtti yani:)

Öncelikle şunu söyleyebilirim, bu şehre 2 saat ayırmanız yeterli.Zaten eski şehri göreceğiniz ve o da çok küçük bir alana yayıldığı için 2 saat fazlasıyla yetiyor.

                Viyana’dan Bratislava’ya ulaşım için otobüsü tercih ettik.Otobüs yolculuğu 1 saat sürüyor ve ücreti 6 Euro.Otobüsler EuroLines’a bağlı.Otobüse bineceğiniz yer Erdberg.Buraya ulaşımı metronun U3 hattıyla sağlayabilirsiniz.Ayrıca Bratislava’ya trenle de gidebilirsiniz ama onun biraz daha pahalı olduğunu duyduk biz.
                Bir saat süren sorunsuz bir yolculuktan sonra Bratislava’da Nova Costa da indik.Burası şehir merkezi de sayılabilir.Eski kent indiğiniz yere çok yakın.

                Eski kentin sokaklarına dalıyoruz hemen.Köşe başlarında ilginç metal heykelimsi figürler dikkatimizi çekiyor.Info point bulup hemen bir city guide ediniyoruz.


                Resimdeki yer Johns gate…

             Hemen yan tarafında bir de müze bulunuyor.Geçidin hemen altında  da yere gömülü metal bir çember var.Üzerinde şehirlerin Bratislava’ya olan mesafeleri ve yönler yazılı.Hemen İstanbul’u buluyoruz tabi.Özledik galibaJ


Etrafta bir sürü hediyelik eşya mağazası var.Ayrıca ünlü markaların dükkanları da mevcut.
Eski şehrin merkezine yöneliyoruz.Burada da yine o metal heykellerden görüyoruz.İyi düşünmüşler bunlarıJ


Resimde görülen yer de Bratislava’nın kalesi Hvad.

Kaleye kadar tırmandık ama içine girmedik.Etkilenmedik biz Bratislava’dan.Kalenin oradan şehir manzarası kasvetli,donuk ve sanayivari geldi.Eski şehir bu koca binaların,dumanlı havanın içinde sıkışıp kalmış gibi duruyordu. Viyana’dan sonra hiç iyi gitmedi yani.Belki önce buraya gelip sonra Viyana’ya gitsek bu şehre de haksızlık etmemiş olurdukJ

13 Şub 2012

Salzburg: 2. GÜN - Hallstatt

Evet, bugün büyük gün; hayalini kurduğum Hallstatt’ ı göreceğim gün geldi sonunda. Ama önce, meşakkatli  geçen bir yolculuk öncesi hazırlığından bahsedeceğim. Çünkü işin can alıcı noktası tam da burası. Hallstatt’ a gitmek istediğimizi söyleyince, herkes bu yolculuğun biraz karmaşık ve zor olduğunu söylüyordu. Ama gitmek konusunda kararlı olduğumuzu belirttiğimizde, bu yolculuğun önce tren sonrasında otobüs yolculuğu ile ya da önce otobüs sonra tren şeklinde yapılabilineceğini söylediler. Bu bilgilerin çoğunu otelden edindik ve OBB’ nin internet sayfasına girerek tren biletlerine bakmaya başladık. Ancak otobüs biletlerini nereden alabileceğimizi öğrenemeyince tren istasyonuna gitmeye karar verdik.
 Saat akşam 7 ye geliyordu ve OBB çalışanlarının ya da turist yardım ofislerinin kapanmış olabileceğini düşünmeye başlamıştık ama tren istasyonuna gidince saat 9 a kadar çalışanların işlerine devam ettiğini gördük. Önce turist yardım ofisine gittik. Oradan çalışanlar bize yolculuk için otobüse gerek olmadığını, iki tren ile ulaşılabildiğini ve bunun daha kolay olduğunu söylediler. Biz de, bize verdikleri çıktıyı alarak OBB satış bankolarına yöneldik. Oradaki kibar hanım bize, yolculuğun gidiş dönüş 76 Euro tutacağını, ama otobüs+tren ile daha ucuz olacağını, ayrıca otobüs biletinin otobüse binince sürücüden de alınabileceğini söyledi. Bunun üzerine yolculuğu nasıl yapacağımıza tam olarak karar verdik.  Tren istasyonundan kalkan ve şehrin içinde bazı duraklardan da geçen “Postbus” diye tabir edilen otobüslerden 150 numaralı olana bineceğimizi ve otobüsün son durağı olan “Bad Ischl”da ineceğimizi öğrendik. Bu otobüs yolculuğu kişi başı 9 Euro tutuyor. Yolculuğun bundan sonraki kısmı olan tren yolculuğunun biletini ise bilet makinelerinden aldık. “Bad Ischl – Hallstatt “ seferi için kişi başı 3.5 Euro tutarındaki biletlerden aldık. Bu biletler açık bilet olduğundan saat sorunu olmuyor, dönüşte hangi saatteki trene binmek isterseniz  onu tercih edebiliyorsunuz. İtalya’ daki gibi açık biletleri trene binerken “stamp” lemek ( geçerli hale getirmek için) gerekmiyor. Bu işi trende yanınıza gelen kondüktör yaptığı için sorun çıkmıyor. (Bu arada söylemeden geçemeyeceğim;  Avusturya, birçok detayın düşünüldüğü ve organize olmuş bir ülke. Neden böyle düşündüğümü nedenleri ile Avusturya ile ilgili genel kanaatlerimi paylaşacağım bölümde bulabilirsiniz). Gidiş bileti alırken dönüş biletini de almak gerekiyor, çünkü Hallstatt’ ta bilet alabileceğiniz bir yer yok. Otobüs yolculuğu yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Biz pek dolu olmayan bir otobüsle ve kar manzaralarının arasında çok keyifli bir yolculuk geçirdik. Son durakta indikten sonra tren istasyonunu bulmak sorun olmuyor, çünkü ikisi yan yana. Trene binileceği zaman tren istasyonunun karşısında bulunan yön tabelalarına dikkat etmek gerekiyor. Hallstatt’ a giderken “Stainach”, dönerken ise “Attnang” yönüne giden trene binmek gerekiyor. Trenler birbirlerine yakın zamanlarda geldiği için, dikkatli olmak lazım.

20 dakikalık tren yolculuğunun ardından Hallstatt istasyonunda iniyoruz. Kasaba gölün karşı tarafında olduğundan, gelen insanları karşıya geçirmek için trenin gelmesini bekleyen bir adam bekliyor istasyon civarında. Kişi başı 2.5 Euro’ ya bu teknelerden faydalanabiliyorsunuz.

Karlar altında, müthiş manzarasıyla Hallstatt karşımızdaydı. Önce aklımda olan resmi ile gerçeğini kıyasladım. Fazlası var, eksiği yok diyebilirim J Kış başka bir güzellik katmış buraya sanki.

 Karşısındaki dağların karlı dorukları, dağın yarısına kadar inmiş sis bulutları, gölün üzerine düşen yansımaları  ve kasabalıların sevimli, her detayı güzel olan evleri; bunlar gerçek mi acaba diye düşündürüyor…


Hallstatt doğal güzelliği yanı sıra 7000 yıla varan geçmişi ile de tarihi yönü olan bir kasaba.UNESCO, 1997 yılında Dünya Kültür Mirası listesine almış burayı.  Şu anda da turistik amaçlı hizmet veren tuz madeni ve kasabanın kendi tarihini anlatan müzesi var.Ayrıca kasabanın ölen sakinlerinin boyanmış ve aile isimleri yazılmış  kafatasları da sergileniyor.Kafatası merakı olanlar görebilir:)

Kasabaya adımımızı atar atmaz rotamızı çiziyoruz. Size bahsettiğim resmin çekildiği açı olduğunu düşündüğüm sağ tarafa doğru yöneliyoruz önce. Masallardan çıkmış gibi görünen evlerin aralarından süzülen dar sokaklardan ilerliyoruz ve galiba o açıyı yakalıyoruz. Elbette bir sürü fotoğraf çekip, bu manzarayı belleklerimize kazıyoruz.


Kasabanın sol tarafında ise yukarıda bahsi geçen müzeler ve alışveriş yapabileceğiniz küçük şirin dükkanlar var. Buralardan hatıra olması için tuz da satın alabilirsiniz. Kış sebebi ile bir mağaza dışında hepsi kapalıydı. Varsın olsun, biz alışverişe gelmedik, Hallstatt’ tan alacağımızı fazlasıyla aldık zaten :)




11 Şub 2012

Salzburg: 1. GÜN


Salzburg’a gitmek için metronun  Westbahnhof durağında iniyoruz.Metrodan çıkıp yolun karşısına geçiyoruz.OBB binasını görünce içine giriyoruz.Tren saatlerini gösteren ekranlardan trenimizi ve peronumuzu buluyoruz.(Önceki günlerde Salzburg tren biletlerini nasıl aldığımı anlaşmıştım.)Hemen üst kattaki info point’e de bir danışıyoruz tabiJ Elimizdeki internet çıktısı biletlerin yeterli olup olmadığı hakkında..Onayımızı aldık, bunlar yeterliymiş. Kapılarda peron numaraları var. Bizimki 9 numara, trenimiz belirtilen peronda. 2. sınıf vagonlar trenin ön kısmında.Öyle ikinci sınıf diyip geçmeyelim lütfen, birinci sınıftan tek farkı deri koltuklarının olmayışıJ İstediğimiz koltuğu seçip oturuyoruz. Biz masalı olan koltuklardan seçtik.Ama oturmadan önce üst raflarda rezerve yazısının olup olmadığına bakıyoruz.
Bu seyahatimizde hiçbir sürprizin çıkmaması bizi çok sevindirdi. Yolculuğumuz sorunsuz başladı. Hatta bu satırları size trenden yazıyorum desemJ Yaklaşık 3 saat süren yolculuğun ardında Salzburg’ dayız. Tren garından çıkar çıkmaz hemen köşedeki “Info Point” e uğruyoruz ve hemen bir Salzburg haritası ediniyoruz.

Salzburg, kelime anlamı ile “Salt Castle” yani “Tuz Kalesi” anlamına geliyor.Alplerin kuzey sınırlarında yer alan Salzburg, Avusturya’ nın dördüncü büyük kenti. 150.000 nüfuslu kentte 3 üniversite mevcut, yani bir öğrenci kenti de denebilir. Ama öncelikle, Mozart’ ın doğduğu Salzburg, bir kültür ve sanat merkezi. Her yıl düzenlene Salzburg festivali ile binlerce klasik müzikseveri kendine çekiyor. Tabi bunun bizim için faydaları yok değil. Festival dönemlerinde tavan yapan otel fiyatları, bugünlerde %20 lere düşüyor J Aslında Salzburg’ a gelmemin nedenlerinden biri de, şu anda da işyerimde masaüstü resmi olarak kullandığım muhteşem güzelliği ile HallStatt’ ı görmek. Ama onu Salzburg gezimin ikinci gününe saklıyorum.  
Tren garından 10 dakika hiçbir yöne sapmadan yürüyünce Mirabell bahçelerinin karşısındaki otelimize varıyoruz.Mirabell'in, karın örttüğü güzelliklerini sizlerle paylaşıyorum...


Eşyalarımızı odaya, kendimizi sokağa atıyoruz. Etrafta kısa bir keşif yaptıktan sonra Mozart’ın uzun bir süre yaşadığı evin otelimize çok yakın bir yerde olduğunu  görüyoruz ve fotoğraflarını çekiyoruz.


 Yolumuza devam ediyoruz. Yol sağa doğru kıvrılıyor ve Salzburg’ u ikiye ayıran Salzach Nehri’ nin üzerinden geçen köprülerden birine varıyoruz. Asıl gezeceğimiz alan eski şehirde yani Altstadt’da  olduğu için karşıya geçiyoruz. Biraz yürüdükten sonra Getreidegasse’ ye geliyoruz. Bu eski şehrin en ünlü caddesi. Üzerinde pek çok dükkan var. Kapitalist devleri burada da görmek mümkün(!) Ama olsun en azından buraya uyum için klasik tabelalarından ödün vermişler. 

Cadde üzerinde Mozart’ ın doğduğu evi de görüyoruz. Bu cadde de biraz dolaştıktan sonra  Kapitalplatz dan geçiyoruz ve altın küre heykelini görüyoruz. Hemen yanında fotoğraf çekiliyoruz. Çünkü amacımız Mönch dağının tepesinde kurulu olan Salzbug kalesine gitmek.

Kapitalplatz’ ı geçtikten sonra biraz yürüyünce kaleye çıkmak için kullanılan fünikülere geliniyor.  11 Euro karşılığında hem füniküleri gidiş-dönüş kullanıp, hem de kaleyi ve içindeki müzeyi gezebiliyorsunuz.


 Kalenin avlusundan müthiş bir Salzburg manzarası var, burası fotoğraf için çok iyi bir açı oluşturuyor.Kalenin içine girdiğinizde kendinizi eski dönemlerden kalmış minik bir kasabanın içinde buluyorsunuz.Hatta avlulu kısım bana Lasse Hallström'un Chocolat filmini anımsattı :)

 Daha sonra kale içindeki müzeyi geziyoruz. Savaş dönemlerinde kullanılan silahlar, toplar, işkence aletleri, dönemin asker kıyafetleri, müzik aletleri, mutfak ve toplantı salonları gibi detaylar bu müzede görülebilir. İniş için tekrar füniküleri kullanıyoruz.

 Dağa çıkarken önünden geçtiğimiz ve hayran kaldığımız St. Peter kilisesinin içini geziyoruz. Rokoko tarzına sahip kilisenin, üç farklı yapım yılının olması bizi şaşırtıyor. Öğrendiğimize göre, kilise ilki yangından, ikincisi ise II.Dünya Savaşı sırasında atılan bombalardan dolayı harap oluyor. Bu nedenle kilise 1959’ da son kez inşa ediliyor.  Kilisenin içinde ve dışında bir dizi fotoğraf çekip yolumuza devam ediyoruz.

   Yolumuzun üzerindeki Collegiate Kilisesinin(Üniversite Kilisesi olarak da biliniyor) de mimarisinden etkilenip, onun da resimlerini buraya koymayı bir borç bilirim efendim J

Hava iyice kararınca ve artık şehrin kandilleri yanınca, bu manzarada nehir kıyısında dolaşmak güzel olur diye düşündük. Bir nebze de olsa Arno nehrinin romantik havasını ,Salzach nehrinin kıyısında  yakalamak istedik belki de; ve yakaladık galibaJ