30 May 2013

Biberlerim İçin Doğal Böcek İlacı

Geçen gün biber fidelerim üzerinde gördüğüm yeşil yaprak bitlerini nasıl uzaklaştırım diye düşünürken ,internette doğal böcek kaçırıcı ilaçlara rastladım.Aslında rastlamadım, arayıp buldum:)
Kimyasal olandan,doğaya,toprağa ve dolayısıyla bize zararlı olandan uzak durma eğiliminde olduğum için gidip hazır böcek ilaçlarından almadım!


 Gelelim şu benim yaprak biti ilacıma. Bu arada henüz deneme aşamasında,pek yakında göreceğiz işe yarayıp yaramadığını..Öncelikle malzeme listesini vereyim:
  • 4 diş sarımsak
  • 2 tatlı kaşığı zeytinyağı
  • 1 tatlı kaşığı acı toz biber
  • 1 litre su                  
 Öncelikle işe sarımsakları ezmekle başlıyoruz.Ezilen sarımsaklarla zeytinyağını karıştırıyoruz.Acı toz biber ve bir litre suyu da ekliyoruz ve bu karışımı bir gün kapalı bir kapta dinlendiriyoruz.İşten eve geldiğimizde, karışımı 4 litre su ile karıştırıyoruz,üstüne bir de kocamızdan "Bu ne yaa ev iğrenç kokuyo(sarımsak)!" Bizden"Vampir değilsen bir zararı dokunmaz":)tarzında lakırdılarla karışımı spreyli bir kaba alıp yaprak bitlerine doğru sıkıyoruz.Özellikle yaprakların altına sıkıyoruz ki asıl mekanları buralar bir de açan çiçeklerin iç kısımları.Heryere bol bol sıktım.Bakalım yakında göreceğiz etkilerini diye umuyorum..

 Sevgiyle ve az kimyasalla kalın!
Son Durum
Aradan epeyce bir zaman geçti ve ben iki günde bir olmak suretiyle biberlerimi yaptığım doğal ilaçla ilaçladım,böceklerin hepsini kaçıramadım fakat büyük bir bölümünden kurtuldum:)

17 May 2013

Benim minik sihirli bahçem :)

17.05.2013

 Benim bahçem sihirli!Nasıl mı? Bir kere balkonum; artık balkon sefası modasını ne yazık ki kaldıran,silen lanet fransız balkonlardan.Ama hacminden çok daha fazlasını alma kapasitesine sahip!İşte bu bir sihir!İkincisi daha 3 hafta önce diktiğim miniminnacık biber ve domates fidelerim çıldırmışlar sanki,coştukça coştular,serpildikçe serpildiler.Bir de baktım ki çiçek açmışlar domateslerim:) Hatta yarım erik büyüklüğünde ilk domatesim de merhaba dedi bu sabah bana.İşte bahçemin hiçbiryerde göremeyeceğiniz ilk fotoğrafları:
 Fotoğraflarda gizlenen minik domatesi görebilecek misiniz bakalım...

"Öncesi ve sonrası" yapmayı planlıyorum...O sebeple meyve verdikten sonraki fotoğraflarını da bu başlıkta güncelleyeceğim.Hadi ne duruyosunuz siz de yapın kendi sihirli bahçenizi:)



 Son Durum
12.06.2013

İşte minik bahçemin son durumu:Ta Ta Ta Taammm...





İlk Hasat!:):):)


 


18 Nis 2013

7 Göl,2 Gün,3 Çadır,6 Şirin

  Şimdi size bir masal anlatacağım ama bu öyle bildiğiniz masallardan değil:bir doğa masalı...





  Havanın soğuğundan,yağmurundan, çamurundan korka korka 3 çift uzunca bir mailleşme trafiğinden sonra Nisan ayında Yedigöllerde kamp kurmaya karar verir.Amaçları hem büyük şehirlerin kaosunda  biraz da olsa uzaklaşmak,hem doğaya koşmak,hem de arkadaşların birlikte hoşça zaman geçirmesidir.Kamp için temin edilecek malzemeler planlanır,yiyecekler,giyecekler kararlaştırılır. İki çift İstanbul'dan bir çift Bursa'dan yola koyulur ve sabahın sekizinde Bolu'da buluşurlar.Yol tarifi almak ve yol durumunu öğrenmek için güneşli bir Bolu gününde hemen yanlarındaki taksi durağından bilgi almaya kalkışırlar ;evhamlı taksicilerin fazla pimpirik ikazlarıyla neredeyse  kamp sevdalarından vazgeçecekken içlerindeki maceracıyı dinlemeye karar verir ve ölmek var dönmek yok derler:)

  Uzunca ,ama  anlatıldığı kadar kötü olmayan sıradan bir köy yolunu takip ederek,odun kesen amcaları kornayla selamlayarak,yükseklerde görünen kar birikintilerinin yanından geçerken şaşırarak yaklaşık 1 saat içerisinde Yedigöller Milli Parkı kapısından girerler. İçlerini bir coşku kaplar ve birbirlerini dürterek keşfettikleri güzellikleri hayretle yanındakilere gösterirler...Umduklarından biraz daha kalabalık kampçı,balıkçı topluluğuyla karşılaşınca biraz hayal kırıklığına uğrarlar ama göller sandıklarından daha geniş bir alana yayıldığından kendilerine hem göl kenarında hem de kalabalıktan uzak bir yer bulmayı başarırlar.


Çadırlarını el birliği ile kurmaya  başlayan şirinlerin gel zaman git zaman karnı acıkır.Çünkü onca yolu gelmiştirler fakat kahvaltı etmek için çadırların kurulmasını beklemektedirler.

Bir kız şirin çay ve sucuklu yumurtadan sorumlu,diğer iki kız şirin sofranın kurulmasından ve erkek şirinler de çadır ve kamp alanının organizasyonunda sorumludurlar...



  Kahvaltılarını muhteşem bir doğada sohbet ve kahkaha eşliğinde eden şirinler keşfe çıkarlar...


 Bu keşif sırasında hem doğayı izlerle hayretle hem de muzurluk yapmaktan geri kalmazlar ...
 Hatta bir şirin kendini Yedigöller'in efendisi ilan eder:)Ya da tek su bükücü tarzında birşey:):P(Dodo biliyorum sen öyle birşey demedin ama masalın gidişatı için bu söz uygun göründü bana)


Bir diğer şirin bulduğu herköşede meditasyon yapar,ruhunu dinler..

  Ayçannn isimli şirin de tutacağı balıkların hayaliyle dağlara tırmanır,yerinde duramaz içten içe sevinirmiş..


 Diğerleri de takılırmış işte öyle:)
İyice yorulunca kamp yerine geri dönüp akşam yemeği hazırlıklarına başlamışlar.Bir yandan etler pişiyor sebzeler közleniyor, bir yandan akşama yakmak için odun toplanıyor,kampı bir telaş sarmış gidiyormuş...



Ama netice süper olmuş..Etler,sebzeler,mezeler,tatlılar,şaraplar hazırlanmış adeta bir ziyafet sofrası kurulmuş..



 Yemeğin ve sohbetin ardından hava kararmaya başlayınca bu sefer de ateş yakmaları gerekmiş, hem ısınmak hem aydınlanmak için.Eski bir çöp kutusunda yavaş yavaş alevlenen çalıyı çırpıyı gördükçe çok sevinmiş şirinler.İçgüdüsel bir şeyler kıpırdıyormuş içlerinde taa eskilere dair.Bir sıcaklık, yuva sıcaklığı...Yıldızlar da ne kadar güzel görünüyormuş burada...Toplaşmışlar ateşin başında, sohbet de odunları sarmalayan alev gibi almış başını gitmiş..




Hem gülmüşler hem söylemişler ve günün yorgunluğuna sabah erken kalkmanın uykusuzluğu da eklenince çadırlarına çekilmişler.Yan balıkçı kabileden gelen ve gece boyu devam eden ud sesiyle şarkı söyleyen amcaların sesi hem uykularını kaçırmış ama bir taraftan da "eğleniyorlar işte ne güzel " dedirtmiş. Bir uyuyup bir uyanmışlar..Sabaha karşı yağmur damlalarının çadırlarına çarpıp çıkarttığı sesle tekrar uyanmışlar.Açıkçası biraz da korkmuşlar yağmur şiddetlenirse diye.Hemen erkek şirinler dışarı fırlayıp akşamdan dışarıda kalan birkaç parça eşyayı toplamış ama yağmur pek fazla sürmemiş.Onlar da doğaya şükranlarını sunmuşlar.Ama uyanmışlar bir kere ve sabahın dinginliğinde 2 erkek şirin balık tutmaya, 2 kız şirin de göl etrafında dolaşmaya çıkmış.Doğa enfesmiş.Tüm güzelliklerini sunuyormuş insanoğluna..


 Tekrar bir koşuşturma başlamış kahvaltı hazırlığı için.Mıhlama bile yapmışlar.Keyiflerine diyecek yokmuş.Güzelce yiyip içmişler ve  son bir yürüyüşe çık mışlar ormanda.




 Neler görmemişler ki:dün de gördükleri Gülen kayalar,7 çeşme,şelale,Sazlıgöl, İncegöl, Küçükgöl, Deringöl, Büyükgöl, Kurugöl ,Seringöl,Pisagor ağacı...Bir sürü yeşil ve yeşilin tonu,kahve ve kahvenin tonu,renk cümbüşü..



  Ve artık gitmek vakti gelmiş.Herkes geç olmadan evlerine dönecekmiş.Son bir kez iyice çekmişler ciğerlerine Yedigöllerin mis gibi kokan havasını...

Pisagor Ağacı


  Dönüş yolunda da Manzara Seyir Terası ve Kapankaya Seyir Terasında bir de yukarıdan izlemişler bu doğa harikalarını..









 Gördükleri hayal miymiş yoksa gerçek miymiş..Karar verememişler...Ve tekrar, bir kez daha Yedigöllere geleceklerine and içerek yollarına devam etmişler.Adapazarında mola verip bir de ıslama köfte yemişler ki sormayın, damak çatlatır cinstenmiş.:)Bir türlü ayrılamıyorlarmış:(:(
Sonunda ayrılmışlar ve bu masal da burada ara vermiş, bitmemiş!

13 Şub 2013

İstanbul Kültür Çıkartması

 Ankara'dan bizleri ziyarete gelen, Eşimin anne ve babasına küçük bir sürpriz yaparak, onları   İstanbul Kültür turuna yazdırdık. DAT(baba)  tam bir İstanbul aşığı...Hazır dört İstanbul sever biraraya gelmişken bir İstanbul turu iyi gider diye düşündük:)


Kamondo MerdivenleriKamondo Merdivenleri İstanbul'un Galata semtindeki Voyvoda Caddesi'yle ile Banker Sokağı'nı birleştiren art nouveau üslûplu merdivenlerdir.
1850'li yıllarda yapılan merdivenler bölgenin en önemli banker ailelerinden biri olan Kamondo Ailesinden Abraham Salomon Kamondo adına yaptırılmıştır. O zamanlar Banker Sokağı da Rue Camondo (Kamondo Sokağı) olarak bilinmekteydi.

 Tur programı gereği 20 küsür kişilik grup ,rehber eşliğinde Galata kulesinin altında buluşup tanıştı ve tur başlamış oldu..

 Galata Kulesi dünyanın en eski kulelerinden biri olup, Bizans İmparatoru Anastasius tarafından 528 yılında Fener Kulesi olarak inşa ettirilmiştir. 1204 yılındaki IV. Haçlı Seferi'nde geniş çapta tahrip edilen kule, daha sonra 1348 yılında "İsa Kulesi" adıyla yığma taşlar kullanılarak Cenevizliler tarafından Galata surlarına ek olarak yeniden yapılmıştır. 1348 yılında yeniden yapıldığında kentin en büyük binası olmuştur.Galata Kulesi ile ilgili trajik bir ayrıntı da buradan iki kişinin intihar ettiğidir.1876 tarihinde, bir Avusturyalı, nöbetçilerin dalgınlığından faydalanıp kendini kuleden aşağı atmıştır. 6 Haziran 1973 günü ise ünlü şair Ümit Yaşar Oğuzcan'ın 15 yaşındaki oğlu Vedat kuleden atlayarak intihar etmiştir. Oğuzcan bunun üzerine Galata Kulesi adlı şiiri yazmıştır.
Galata Kulesinden sonra ilk durak :Bir Roma Katolik Kilisesi olan Saint Peter ve Saint Paul Kilisesi...

 İki defa çıkan yangın ile tahribata uğramasından sonra bina İsviçre-İtalyan Fossati Kardeşler tarafından 1841 yılı ile 1843 yılı arasında yeniden inşa edilmiş.Galata'da ayakta kalan üç Orta Çağ Latin kilisesinden biri olan Saint Peter Kilisesi, şimdi İtalyanlarla birlikte yerli Malta toplumuna hizmet etmekte.Yanlış hatırlamıyorsam Pederin adı Antonio idi.Ziyaret saatini geçirdiğimiz halde son derece nazik bir şekilde bizi içeri davet etti.Çok misafirperver ve güler yüzlü bir insan olduğu için özellikle burada ismini geçirmek istedim:)























Kiliseden çıkıp aşağı,Karaköy'e doğru yürüyoruz ve bu sefer de Arap Camii rotamızda.

 
  Camii önceleri San Paola Klisesi olarak biliniyor.İstanbulda kültürler,dönemler okadar içiçe geçmiş ki hangisi önce hangisi sonra sorunu bu cami,kilise olayında da kendini gösteriyor..."Sivri külahlı hayli yüksek kare biçimli kulesiyle hala fark edilebilen Arap Camii; fetih öncesinden kalan İstanbul'un tek Gotik kilisesidir "diyor Wikipedia ve rehberimiz.Camiiyi Arapların inşa ettiği sonra Hristiyanların kilise olarak kullamdığı ve en son da Fatih'in İstanbul'u fethiyle tekrar camiye çevrildiği ve günümüze kadar o şekilde korunduğu bu turda Arap camii hakkında öğrendiklerimiz arasında.

  Arap Camiden çıkıp,muhteşem bir İstanbul gününde köprüde balık tutan insanları resimleyerek gezimize devam ediyoruz.Aslında kış günü böyle bir havanın olması sanırım annemlerin şansı:)

  Yine yürüyerek Aya Kapı yakınındaki Aya Nikola Kilisesine geliyoruz.Burası bir Rum Ortodoks Kilisesi.Kilisedeki en ilginç unsur girişteki kristallerle bezenmiş gemi şeklindeki avize.Buradan da Aya Nikolanın gemicilerin ve balıkçıların azizi olduğu kolaylıkla anlaşılıyor.



 Cibali'yi gezerken tarihle,günümüzün oluşturduğu aşağıdaki gibi pek çok kareye rastlayabilirsunuz. Buraya Cibali denmesinin sebebi ise;
 "Rivayete göre İstanbul'un, II. Mehmed tarafından 29 Mayıs 1453'te fethedildiği gün, Bursa Subaşısı Cebe Ali Bey bu semtteki sur kapısını kırıp şehre girmiş, bu kapı ve çevresindeki semt, daha sonra bu kişinin adı ile anıla gelmiş, sonradan halk arasında Cibali şeklinde değişmiş." Fotoğraftaki kapıda da bu yazıyor.


 Balatta yürüken etrafımızdaki cumbalı evler ilgimizi çekiyor.Hepsi ayrı renklerde boyanmış masal evleri gibi..Birkaç yüzyıl öncesinin sokaklarında arşınladığınızı hayal etmek hiç zor olmuyor.


  Buraların işkembesi meşhur diyerek meşhur balat işkembecisinde bir çorba molası veriyoruz.Biz hepimiz kelle paça sipariş veriyoruz.İşkembeyi oldum olası pek sevemedim..

 Yüzler mutlu,dinlenilmiş,karınlar doyurulmuş,sohbet muhabbetle devam ediyoruz yolumuza:)

Masallardan fırlamış bir şato gibi görünen ,Kırmızı Mektep olarak ta anılan Fener Rum Lisesi ve İlköğretim Okulu,Fransa'dan getirtilen kırmızı tuğlalarla inşa edilmiş.Okul giriş ve üç kattan oluşmakta.Osmanlı Rum mimar Dimendis tarafından tasarlanan bina 1881 ve 1883 yılları arasında inşa edilmiş.
 Kırmızı Mektep'e çıkarken yokuşta karşınıza bu şirine çıkarsa şaşırmayın:)Bu küçük rüküş hanım elinde gördüğünüz inci boncuğu ziyaretçilere gösteriyor,isteyen de 1-2 lira karşılığı satın alıyor.Elinde bir de küçük çıkısı var, onun içinde de dağınık halde kolyeler ve eskimiş broşlar falan var.Sanki bir hazineymişçesine elinde sıkı sıkı tutup size itina ile gösteriyor.Ama bunları alırsanız kolyeyi siz yapmak zorundasınız diye de eklemeyi ihmal etmiyor:)

  Fener Rum Otodoks Patrikhanesi'ne giderken yine etrafımızda gördüğümüz güzellikleri fotoğraflıyoruz.Patrikhane,6. yy'dan itibaren Hristiyanlık âlemindeki din tartışmalarının önemli bir kesimini oluşturan Ortodoksluğun da merkezidir.Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sonra da buraya dokunulmamıştır.Bunun da altında son derece politik sebepler yatmaktadır.Nitekim o zamanlar Ortodoksların çoğu Osmanlı vatandaşıydı. Ekümenik (veya ökümenik), evrensel demektir ve Yunanca oikos (ev) kelimesinden gelir. Oikoumene, “üzerinde insan yaşayan her yer” demektir. [ Ortaçağda bütün Hıristiyan ruhanilerinin katıldığı ve dinî işlerin görüşüldüğü konsillere (meclislere) de ekümenik konsil, diğerlerine domestik (mahallî) konsil  denirdi. ]
İstanbul Patrikhânesinin ekümenik sıfatı, biraz da bütün Ortodoks Hıristiyanları birleştirme ülküsünü ifade eder. Benzer bir durum Roma’daki Papa için de söz konusudur. Katolik de zaten üniversal demektir.
Türkler İstanbul’u alınca şehrin halkı Katoliklerle birleşmek hususunda ikiye ayrılmıştı. Patrik II. Athanasios, buna karşı çıktığı için azledildiğinden patriklik makamı boştu. Fâtih Sultan Mehmed, Rumların seçtiği Genadios adında münzevi bir papazı kayd-ı hayat şartıyla Ekümenik Patrik (bütün Ortodoksların patrikliği) tayin etmiş ve kendisine vezir rütbesini vermiştir. Bu vazife tevdii esnasında, Roma İmparatorlarının uyguladığı geleneksel merasimler yapılmış; meselâ padişah patriği ayakta karşılayıp uğurlamış, kendisine âsâ ve has ahırdan saf kan bir at hediye edilmiştir. Bu sebeple Fâtih, ekseri Avrupalı tarihçilerce Doğu Roma İmparatoru olarak görülmüştür. Çünkü imparator, patriği tayine salâhiyetli tek makamdır.






  Patrikhane'den sonra programa sonradan eklenen ve iyiki de eklenen Camhaneye yollanıyoruz.Camhane adından da anlaşılacağı üzere bir cam tasrım ve uygulama merkezi.Burayı,gruptaki bir cam sanatçısı arkadaşın tavsiyesi üzerine geziyoruz..Rahberimizin görevliye ricaları netice veriyor ve grup ikiye ayrılarak galeriyi gezme imkanı buluyor.Yasemin Aslan Bakiri'nin birbirinden güzel ve özel eserlerini görme şansını yakalıyoruz biz de böylelikle..

Cam Atölyesi
Aşağıda resmi görülen Bulgar Sveti Stefan Kilisesinin içini tadilat sebebiyle göremedik maalesef.Ayrıca Demir Kilise olarak ta biliniyor.Dıştan görünüşü avrupa gotik kiliselerini bile kıskandıracak iekilde ve resimlerinden gördüğüm kadarıyla içi de öyle..

 Osmanlı Devleti'nin Bulgar uyrukları Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi'ne bağlı Ortodoks kiliselerinde ibadet ederken, 19. yy'da kendilerine ait bağımsız bir kilise kurmak amacıyla girişimde bulunmuşlar. Alınan izinle önce "metoh" adı verilen bir papaz evi inşa edilmiş. Bu papaz evi bugün kilise girişinin tam karşısında, Mürsel Paşa Caddesi'nin öbür yanındaki yapıdır. Saçağının altında bütün cephesi boyunca uzanan tek satır halindeki Bulgarca bir yazıtta tamamlanış tarihi olarak 1850 yılı yazı verilmiş. Onun ardından bugünkü kilisenin yerinde ahşap bir kilise yapılmış. Bir süre sonra da aynı yerde daha büyük bir kilisenin yapılmasına girişilmiş. Haliç kıyısındaki zeminin çürüklüğü nedeniyle, yığma kâgir bir yapının temellerinin batacağı düşünülmüş, daha hafif olması için demir iskelet yöntemi seçilmiş. Yapının projesi İstanbullu bir Ermeni mimar olan Hovsep Aznavur'a yaptırılmış.
 Kilisenin uygulama projesinin hazırlanması ve prefabrik yapı parçalarının üretilmesi için 1892'de uluslararası bir yarışma açılmış. Yarışmayı kazanan Avusturya firması R. Ph. Waagner, 1893'te bir yandan projeleri tamamlarken, bir yandan da üretime geçmiş. Bütün parçalar bitince kilise önce firmanın Viyana'daki fabrikasının bahçesinde tümüyle kurulmuş, eksikleri tamamlanmış, sonra sökülerek tahminen 1896 baharında Tuna Nehri ve Karadeniz üzerinden gemiyle İstanbul'a taşınmış. Burada, şimdiki yerinde yaklaşık bir buçuk yıllık bir çalışmayla yeniden kurulmuş ve 1898'de bir törenle kutsanarak açılmış.
 İçeride mermer görünümlü sütunlar bile demirden yapılmış.Bu farklılığı açıklayan bir efsane varmış:. Osmanlı padişahı Bulgarlar'ın bu kiliseyi yapmasını pek istemiyormuş. Israr sonunda, masal hükümdarları gibi işi zora koşarak, "bir şartla, kiliseyi bir ay içinde yaparsanız, izin veriyorum" demiş.Onun için de Bulgarlar dökme demiri tercih etmişler ve bir ayda kiliseyi monte etmişler.
Bulgar St. Stephan Kilisesi
 Kiliseyi dışardan fotoğrafladıktan sonra karaköy yönüne dönüyoruz.Hep sevmişimdir tarihi yarımadayı ve görünüşe göre seveceğim de.Balıkekmek yemek yanında turşusuyu ya da şalgam içmek beni annemlerle iki haftada bir buraları ziyaret ettiğimiz çocukluğuma götürüyor.


 Annemle babamın Haliç kıyısında bir hatıra fotoğrafını da çektikten sonra artık geri dönme vakti...Üzerimizde tatlı bir yorgunluk ve yüzlerimizde memnuniyetle biniyoruz motora..Güzel şehir bu İstanbul:)Hoşçakalın...